Wednesday, September 20, 2006

08 EYLUL 2006 CUMA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI


‘Türkiye’de laikliğin yorum ve uygulanma sorunu var’

Yargıtay Başkanı Osman Arslan’ın “Anayasa’da laikliğin tanımının bulunmadığı” yönündeki sözler, dikkatleri yeniden laiklik tartışmasına çekti.

Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Ergun Özbudun, Arslan’ın “Devletin laik olması ilkesini benimseyenleri, dinsiz olarak suçlamak ne kadar yanlış ise, Cumhuriyet’e, Atatürk ilkelerine bağlı olan ve dininin gereklerini yerine getiren kişileri, çeşitli sıfatlarla suçlamak da bir o kadar yanlıştır.” sözlerine destek verdi. Prof. Özbudun, sorunun laikliğin Anayasa’da tanımlanmamasından değil, laiklik konusundaki farklı anlayışlardan ve uygulamadaki yanlışlıklardan kaynaklandığını söyledi. Özbudun, “Türkiye’de aşırı laik ve laiklik karşıtı olan her iki uçta da laiklik anlayışından yeterince tatmin olmayan insanlar var.” diye konuştu. Hukuk ve Demokrasi Kurumu Başkanı Avukat Nazlı Ergül de Yargıtay Başkanı’na destek vererek, laikliğin uluslararası sözleşmelerle birlikte yorumlanmasının Türkiye'de yanlış uygulamalardan kaynaklanan sorunları ortadan kaldıracağını söyledi. Ergül, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve diğer uluslararası sözleşmelerde din ve vicdan özgürlüğünün daha geniş yer aldığını hatırlattı. Murat Aydın, Ankara


TGRT'nin satışında hukuka aykırılık tespit edilmiş

TGRT’nin satışına onay vereceğiz” diyen RTÜK Başkanı Zahid Akman’a tepki gösterirken, üye Şaban Sevinç, “Kurul’da hiç kimsenin oyu Akman’ın cebinde değildir” dedi.

(ANKA)-Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) CHP’li üyeleri TGRT’nin satışında hukuka aykırılıklar olduğunu savunurken, satışa onay vereceklerini açıklayan Başkan Zahid Akman’a “Kurul’da hiç kimsenin oyu Akman’ın cebinde değildir” tepkisini gösterdi.
TGRT’nin satışına ilişkin ANKA’ya açıklama yapan RTÜK’ün CHP’li üyeleri Arif Erdol, Mehmet Dadak ve Şaban Sevinç satışın hukuki yönünün incelenmesi gerektiğini ifade ettiler. Öncelikle satışa ilişkin belgeleri tam olarak alınması hukuka, yasa ve yönetmeliklere uygun olup olmadığının detayla bir şekilde incelenmesinin önemini vurgulayan Sevinç, yasal başvuru evraklarının eksik olduğunu belirtti.
RTÜK Yasası’nın 29’uncu maddesinin ‘a’ fıkrasının medya yayıncılığı yapan bir şirketin ticaret ve finans işleri yapamayacağı hükmünü içerdiğini, bu nedenle Ahmet Ertegün ve yabancı ortakların bu tür işlerle ilgilenip ilgilenmediğine bakılması gerektiğini kaydetti. Aynı maddenin ‘ı’ fıkrasında ise ortak olan yabancı şirketin başka bir radyo ve televizyona ortak olamayacağına ilişkin bir hüküm içerdiğini, bunun da Türkiye ile sınırlı tutulmadığını söyledi. Tüm bunların incelendikten sonra karara bağlanması gerektiğini anlatan Sevinç, RTÜK’ün “ön izin” verme yetkisinin bulunmadığını, nihai karar için satış işleminin tamamlanması ve başvurunun yapılmasına dikkat çekti.
Sevinç, özel radyo ve televizyonların idari mali şartlar yönetmeliğinde, satış işleminin 30 gün içinde RTÜK’e bildirilmesi gerektiği hükmüne de dikkat çekerken, TGRT’nin satışında bu hükme aykırı uygulama yapıldığını söyledi. İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’na TGRT’nin satışıyla ilgili 24 Temmuz 2006 tarihinde resmen satışının yapıldığı yönünde basında haberler çıktığını kaydeden Sevinç, RTÜK’e bildiriminin ise 31 Ağustos 2006 tarihinde gerçekleştiğini kaydetti. Sevinç, bildirim konusunda 30 günlük süre sınırının aşıldığını kaydetti.
Sevinç, RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın satışa izin verecekleri yönündeki açıklamasına da tepki gösterdi. “Kurul’da hiç kimsenin oyu Akman’ın cebinde değildir” diyen Sevinç, açıklamanın Kurul’un iradesi olmadığını Akman’ın şahsen oyunun rengini önceden açıklaması olduğunu bildirdi.


AB patent avcıları Türklerin peşinde

Türkiye, AB'ye uyum nedeniyle patent ihlallerinde Avrupa mahkemelerini yetkili kılınca 'köpekbalığı' denilen AB'li hukuk firmaları Türk üreticilerin peşine düştü.

Türkiye'de AB yasalarına uyum gerekçesiyle patent ihlallerinde Avrupa mahkemelerini yetkili kılması Türk firmalarında sıkıntı yaratıyor. Dedektif gibi çalışan ve köpekbalığı olarak bilinen AB hukuk firmaları, Avrupa'da satılan ürünleri inceleyerek 'patent ihlali yaptınız' diyerek Türk firmalara ceza ödetmeye çalıştıkları belirtiliyor. AB ile yaşanan patent savaşları SABAH gazetesinin basın sponsorluğunu yaptığı 'Bilişim Zirvesi'nde masaya yatırıldı. Avrupa Birliği (AB) uyum yasaları kapsamında çıkarılan kanunlar Türkiye'yi hazırlıksız yakaladı. Bu durumun farkında olan AB firmaları köpekbalığı gibi çalışan hukuk firmalarına patent takibi yaptırarak Türk firmalarına milyonlarca Euro ceza ödetmeye çalışıyor. Uyum yasaları kapsamında çıkarılan kanunla Türkiye, patent ihlallerinde Avrupa mahkemelerinin yetkili kılınmasını kabul ediliyordu. Şimdi Avrupalı firmalar patent ihlallerine karşı casuslarını göndererek büyük Türk firmalarını kıskaca almayı hedefliyor. Firmalar farkında olmadan patent ihlalinde bulunsalar bile milyonlarca Euro patent ihlali cezalarına çarptırılabiliyor. Köpekbalığı adı verilen firmalar özellikle patent takibi için kurulmuş hukuk firmaları takibi istenen patentleri firmalar adına izliyor. Avrupa ve Amerikalı firmalar oluşabilecek patent ihlallerine karşı bu tür firmalara patent haklarının takibini veriyor.

BÜYÜMESİNİ BEKLİYORLAR
Takma adı "köpekbalığı" olan firmalar patent hakkı ihlallerini takibe geçiyor. Bunun için elektronik, teksitil ve gıda konusunda uzmanlarla patent konusunda ciddi çalışma yapmayan ülkeleri hedef seçiyor. Patent ihlali olan ürünün önce üretilip piyasaya çıkmasını sonra üründen büyük ölçüde satılmasından sonra mahkemeye başvuruluyor. Böylece soruşturma açıldığında satılan ürün başına ceza ödendiği için rakam da o oranda büyük oluyor. Paten hakkını takip eden hukuk firması elde edilen gelirden yüzde aldığı için cezanın artmasını bekliyor. Avrupa'da orta ölçekli firmaların bu kısmı cezaları ödeyemediği için iflas ediyor. Avrupa'nın televizyon ihtiyacının yüzde 60'ını karşılayan Türk elektronik sektörü de bu tehditle karşı karşıya. Büyük firmalar önlem almaya çalışsa da ciddi tehdit altında olduklarını belirtiyor.

TİMUR SIRT


Koçak: Hukuk savaşı veriyorum

AK Parti’den ihraç edilen Afyonkarahisar Milletvekili Mahmut Koçak, kararın iptali istemiyle dava açtı. Koçak, “Öncelikli amacım partiye dönüş değil, hukuk şavaşı veriyorum” dedi.
NTV - Koçak, Ankara 5. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açtığı davanın dilekçesinde, ihracının, hem şekil hem de usül açısından hukukun temel ilkelerine, Siyasi Partiler Kanunu ve parti tüzüğüne aykırı olduğunu savundu.
Koçak, partiden ihracına Başbakan Erdoğan ile ilgili bazı gazetelerde yer alan beyanlarının neden olduğunu belirtti ve Erdoğan’ın aynı zamanda kendisinin disiplin kuruluna sevk edilme kararını veren Merkez Yürütme Kurulu toplantısına da başkanlık ettiğini hatırlattı.
Bunun, sevk işlemini usulsüz kıldığını ve bunun diğer işlemleri de sakatladığını iddia eden Koçak, Başbakanı, “İhracı için disiplin kuruluna talimat vermekle” suçladı. NTV’nin sorularını yanıtlayan Koçak, “Dava sonucuna göre tavrımı belirleyeceğim” dedi.


Tesettürlü Barbie’ler okul yolunda

http://www.ntvmsnbc.com/news/384220.asp


İran ve Mısır’da çok satan ve üzerinde tesettürlü bebek resmi olan okul çantaları Türkiye’de de satılmaya başlandı. Fulla adıyla piyasaya sürülen çantalar, 7 YTL’ye satılıyor ve binlercesinin tükendiği belirtiliyor.

YASEMİN ARPA
NTV-MSNBC

İSTANBUL - Üzerinde “tesettürlü bebek” resminin bulunduğu okul çantaları, İran ve Mısır’dan sonra Türkiye’de de satılmaya başlandı. Barbie bebek figürlü okul çantalarına benzetilerek üretilen bu çantaların ön bölümünde başı siyah bir örtüyle kapanmış bebek yer alıyor. Tesettürlü bebeğin adı “Fulla”... Fiyatı ise 7 YTL.

BİR KONTEYNER SATILDI, DİĞERİ YOLDA


Türbanlı bebek figürlü çantalar, İstanbul Tahtakale’deki Korkmaz Saraciye adlı ithalatçı firma tarafından satılıyor. Firmanın ortaklarından Hakan Korkmaz, çantaların Türkiye’de yalnızca kendilerinde bulunduğunu iddia ediyor. Korkmaz, “Fulla çantalar Çin’den ithal ediliyor ve dindar ailelerin ilgisini çekiyor. Bir konteyner dolusu çanta sattık, bir konteyner da yolda” dedi.

‘PARALAR BAŞI AÇIK BARBIE’YE GİTMESİN’
Bu sene yalnızca ilkokul birinci sınıflar için üretilen tek bölümlü çantaları getirttiklerini söyleyen Korkmaz, seneye daha geniş bir ürün yelpazesiyle tüketicilerin karşısına çıkacaklarını belirtti: “Satışlar böyle giderse gelecek yıl kendi üretimimizi yapacağız. Çift bölmeli çantalardan 200 bin adet üreteceğiz. Yanında beslenme çantası da olacak. Fakat üzerine Fulla değil Ayşe yazacağız. Müslüman aileler, ‘Param açık Barbie’ye gideceğine kapalı Ayşe’ye gitsin’ diye düşünürler.”

‘OKULDA SORUN ÇIKMAZ’
Hakan Korkmaz, türbanlı bebekli çantaların okullara girişinde problem yaşanmayacağını düşünüyor: “Bu örtüyü türban diye düşünmezler, soğuk havada başını örtmüş kız resmi diye düşünürler.”
Fulla çantaların Çin’deki üreticiler tarafından akıl edildiğini söyleyen
Korkmaz, “Barbie veya başka bir markanın isim hakkı vardır. Biz öyle işlere girmiyoruz. Kendi ismimizi kullanıyoruz veya başka bir isim kullanıyoruz” dedi.

’KAÇAK OLMA İHTİMALİ YÜKSEK’
Fulla çantaların içinde bulunan etikette “Made in China” yazıyor, ancak hangi firma tarafından ithal edildiği belirtilmiyor. TÜKO- DER Genel Başkanı Ali Er, “Yerli ya da ithal, her malın üzerinde üretildiği yer ve üretici firma adının bulunması gerekir. İthalse, ürünün üzerinde distiribütörünün telefonu ve adresinin yazması ve yanında Türkçe kullanma klavuzunun bulunması şarttır. Etikette sadece ‘Made in China’ yazıyorsa bu çantaların kaçak olma ihtimali yüksek. Zaten Çin mallarının büyük bir çoğunluğu kaçak yollarla geliyor. Bazı ithalatçılar ’1000 tane çanta getirdim’ deyip 100 bin tane çanta getiriyorlar” dedi.

’FULLA MARKASININ PATENTİ OLMAYABİLİR’
Türkiye’nin en büyük okul çantası üreticisi Hakan Çanta’nın Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Nabi Ümitvar da bu tür çantaların illegal yollardan Türkiye’ye girdiğini söyledi: “Onlar esmer Barbie yapmışlar ve başörtüsü takmışlar. Sözkonusu bebeklerin yüzü tıpatıp Barbie. Bu ürünlerin Türkiye’ye nasıl ve hangi yolla girdiğini bilmiyorum, bunu biz de araştırıyoruz. Daha üç gün önce bir konteyner mal yakalandı. Fulla bebeklerin İran’da satıldığını biliyorum, ancak Fulla’nın Türkiye patenti var mı bilemiyorum.”

MISIR’DA EN ÇOK SATAN BEBEK FULLA
Fulla bebekler Mısır’da en çok satan oyuncaklar arasında. Üreticileri, piyasaya sürdükleri bu bebeklerin ‘Müslüman değerleri’ taşıdığı için çok sattığını söylüyor. Tesettür içindeki Fulla adlı bebeğin kutusunda bir de pembe seccade bulunuyor. Ülkede Batı’yı temsil eden Barbie bebekleri almak istemeyen aileler, bunun yerine Fulla’yı tercih ediyor.

2003 YILINDAN BERİ PİYASADA
Fulla tesettürlü bebeklerin dünyadaki üreticisi NewBoy Design Studio. Şirketin yöneticisi ise Favaz Abidin. Bebekler, ilk kez 2003 yılında piyasaya sürülmüş.
• Abidin, "Hem anne-babaların hem de çocukların kendilerinden bir parça bulabilecekleri, ilişki kurabilecekleri bir ürünle ortaya çıkmanız gerekiyordu. Fulla bu fikirle yola çıktı" dedi. Fulla henüz bekar ve şimdilik Barbie'nin eşi Ken gibi bir eş üretilmesi düşünülmüyor. Ancak bir doktor Fulla ve bir de öğretmen Fulla hazırlanması için çalışmalar devam ediyor. Her iki meslek de kadınlar için saygın görevler olarak görülüyor. Kahire'deki Toys 'R'Us mağazasının yöneticilerinden Tarık Muhammed de, "Fulla'nın iyi satılmasının sebebi Arap değerlerine yakın olması. Ne kolu, ne bacağı görünüyor" dedi.


Anayasa Profesörü Kamalak, Meclis’in tezkere kararını değerlendirdi

Anayasa’ya aykırı

Lübnan’a asker göndermeye ilişkin ‘Meclis kararı’, Anayasa Mahkemesi’ne götürüldüğünde iptal edilebilecek. Halkın büyük çoğunluğu ve muhalefetin karşı çıktığı karar için Cumhurbaşkanı, anamuhalefet partisi CHP ve 110 milletvekilinin imzası ile Anayasa Mahkemesi’ne iptal için dava açılabilecek.

Anayasa Profesörü Mustafa Kamalak, Lübnan’a asker gönderme kararının Anayasa’ya büyük aykırılıklar içerdiğini açıklayarak, açılacak bir davada sözkonusu kararın iptal edilebileceğini söyledi. Asker gönderme kararının yeni bir içtüzük ihdası olduğunu kaydeden Kamalak, “Bu tüzük de özü itibariyle Anayasa’nın 92. maddesine aykırıdır gerekçesiyle gidilir ve gerekçe de sağlam zemine oturtulursa Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı vereceği kanaatindeyim” dedi.

EBUBEKİR GÜLÜM / ANKARA

Anayasa Profesörü Mustafa Kamalak, Lübnan’a asker gönderme kararının Anayasa’ya büyük aykırılıklar içerdiğini açıklayarak, Anayasa Mahkemesi’ne açılacak bir davada sözkonusu kararın iptal edilebileceğini söyledi. Asker gönderme kararının yeni bir içtüzük ihdası olduğunu kaydeden Kamalak, iptal için dava açmak için Cumhurbaşkanı, Anamuhalefet partisi CHP ve imza koyan 110 milletvekilinin başvurabileceğinin altını çizdi. Lübnan’a asker göndermeye ilişkin ‘Meclis kararı’, Anayasa Mahkemesi’ne götürüldüğünde iptal edilebilecek. Halkın büyük çoğunluğu ve muhalefetin karşı çıktığı asker göndermeye ilişkin meclis kararı için Cumhurbaşkanı, anamuhalefet partisi CHP ve 110 milletvekilinin imzası ile Anayasa Mahkemesi’ne iptal için davası açılabilecek.
Konuya ilişkin görüşlerini açıklayan Anayasa Profesörü Mustafa Kamalak her ne kadar ‘Meclis karar’larının yargı denetimi dışında olsa da hukuk devletinde hiçbir merci, makam ve işlemin yargı denetimi dışında tutulmaması gerektiğini söyledi.
“Hukuk devleti ilkesi bunu gerektirir” diyen Prof. Dr. Kamalak, Anayasa Mahkemesi’nin daha önce, yurtdışına asker gönderme ile ilgili meclis kararlarını denetleme yetkisi olmadığına ilişkin kararlar verdiğini hatırlattı.
Kamalak şöyle konuştu:
“Ancak bunu oy çokluğuyla verdi. O kararlarda, bir kısım üyeler muhalefet şerhi yazdı. Bana göre, muhalefet şerhi yazanlar doğruyu söylüyorlardı. O tarihten bu yana Anayasa Mahkemesi’nde bir kısım üyelerin düşünceleri değişmiş olabilir. Bir kısım üyeler emekli oldu. Yerlerine yeni üyeler atandı. Bu üyeler de meclis kararlarının, hukuk devleti ilkesi gereği yargı denetimi gerektiği düşüncesinde olabilir”
Prof. Dr. Mustafa Kamalak, Lübnan’a asker gönderme kararının yeni bir tüzük ihdası olduğunu savunarak, “Bu tüzük de özü itibariyle Anayasa’nın 92. maddesine aykırıdır gerekçesiyle gidilir ve gerekçe de sağlam zemine oturtulursa Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı vereceği kanaatindeyim” dedi.
Meclis tezkeresinde özü itibariyle Anayasa’ya büyük aykırılıklar taşıdığını kaydeden Kamalak, “Evet Türkiye Lübnan’a asker gönderecek, barış gücüne asker verecek. Ama ne kadar asker verecek? Sanıyorum asker verme izninden çok göndereceği asker miktarı ve hangi amaçla gönderileceği daha büyük önem taşıyor” dedi.
BM’nin 15 bin civarında asker gönderme kararını aldığını hatırlatan Kamalak, “15 bin askeri gönderecek Türkiye mi gönderecek?” diye sordu. Tezkerenin içi doldurulmadığını kaydeden Kamalak, “Metinde, sadece çerçeve çizilmiştir. Anayasa koyucunun, sadece şekli şartların yerine getirilmesi sağlanması olamaz” dedi.
1961 Anayasasının gerekçesi incelediğinde bu hususlara ayrıntılı ve özel bir şekilde temas edildiğini hatırlatan Kamalak, 1982 Anayasası’nın 92. maddesi yapılırken 1961 Anayasasına gönderme yapıldığını kaydetti.
Kamalak, “Biz bunu 2001 yılında Afganistan’a asker gönderilmesi kararına karşı açtığımız dava dilekçemizde ayrıntılı şekilde izah etmiştik. Ancak yüksek mahkeme o talebimizi oy çokluğu ile reddetti” dedi.


Adalet Bakanlığı’nın eğitim binasında ‘ölüm orucu’ eylemi

Baro başkanlığı seçiminde ulusalcı derneklerin desteğini alan İstanbul Barosu yönetiminin düzenlediği sempozyumda ölüm orucu eylemi yapıldı.

İstanbul Barosu, Bahçelievler’deki Adalet Bakanlığı Çok Amaçlı Eğitim Merkezi’nde Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in de davet edildiği bir sempozyum düzenledi. ‘Hukuk Felsefesi ve Sosyolojik Bakışlar’ başlıklı sempozyumun açılış konuşmasını Baro Başkanı Kazım Kolcuoğlu yaptı. Kolcuoğlu’nun konuşması sırasında salona gelen bir grup avukat, Avukat Behiç Aşçı’nın F tipi cezaevlerine karşı sürdürdüğü ölüm orucu eylemine ilişkin bildiri dağıttı. Avukatlar, daha sonra merkezin önünde toplanarak ölüm orucuna ilişkin basın açıklaması yaptı. Kendilerini ‘Tecride Karşı Dayanışma Komitesi’ olarak adlandıran avukatlar, ‘Avukat Behiç Aşçı 156 Gündür Tecrite Karşı Ölüm Orucunda’ yazılı pankart açtı. Grup adına basın açıklaması yapan Nazan Yaman, Aşçı’nın eylemiyle Adalet Bakanlığı’nın F tipi cezaevlerinde yaşanan tecrit sorununun çözümü için somut adım atmasını ve ölüm oruçlarının durdurulmasını sağlamayı amaçladığını belirtti. Ulusalcı kimliğiyle tanınan baro başkanı Kazım Kolcuoğlu’nun ölüm orucu açıklamasına karşı çıkmaması üzerine baro yönetiminden bazı avukatlar tepki gösterdi. Deniz Aydın, İstanbul


Yargı siyasallaşmamalı

Halkın değerlerine uzak, katı ideoloji mensuplarının, yargıya olan “toplumsal güven”in kaybolmasına sebep olduğunu vurgulayan Av. Hüsnü Tuna, “Hukuk kurumları ve yargının siyasallaşmayı kaldırması mümkün değildir” dedi.

Yeni adlî yılın başlangıcı dolayısıyla bir açıklama yapan Hukukçular Derneği Genel Başkanı Av. Hüsnü Tuna, 2006-2007 dönemi adlî yılının da geçtiğimiz yıllar olduğu gibi dünyada ve ülkemizde bir çok hukuk dışı uygulamaların gölgesinde başladığını vurguladı.

“Özellikle İşgaller ve soykırım niteliğinde devlet terörünün hüküm sürdüğü uygulamalar, işkenceler, uluslar arası ölçekte hak ihlâlleri ve göçler, açlık, sefalet bu yıl da artarak hüküm sürmektedir” diyen Tuna, küresel ölçekte işgal ve terör uygulamalarıyla dünyayı yaşanmaz hale getirenlerin yerel ölçekte karışıklıklar çıkarmayı da ihmal etmediğini söyledi. Yaptığı yazılı açıklamada, “Ne zaman İsrail ve ABD’nin menfaatleri sekteye uğrasa Ülkemizin her hangi bir yanında suni olarak geliştirilen terörist eylemlerle ülke insanı taciz edilmekte, birçok insanın canı yakılmaktadır” ifadelerine yer veren Tuna, gerek bu terör olayları gerekse çetelerle mücadele etmeye çalışan yargı mensuplarının engellendiğine, meslekten ihraç edildiğine dikkat çekti.

YARGI, DÜZENİN TEMEL DAYANAKLARINDANDIR

Yargının, toplumsal düzenin en temel dayanaklarından biri olduğuna dikkat çeken Tuna açıklamasında, “Böyle bir önemi olan yargının, özellikle de Yüksek Yargının kendisini siyasî bir muhalefet konumunda gördüğü talihsiz bir dönemi yaşamaktayız. Yürütme, Mahkeme kararları ile adeta hareket edemez duruma getirilmektedir. Yargı, kanun, yönetmelik, kararnamelerin iptali ile ilgili kararları ile siyasi ve ideolojik bir tavır sergilemektedir” ifadelerine yer verdi. Yargının, halkın iradesine uygun karar vermemesi durumunda adalete güvenin sağlanamayacağını vurgulayan Tuna, Cumhurbaşkanının, halkı ile kavgalı kişileri önemli mevkilere atayarak kurumları halkla karşı karşıya getirmesinin yanlışlığına da değindi.

Açıklamasında Danıştay’a yapılan saldırıyı hatırlatan Tuna, “Başörtüsü yasağının kalkmasına yönelik taleplerin yükseldiği bir dönemde işlenen bir cinayetin başörtüsü nedeniyle işlendiği yönünde ortaya atılan komplolar ile ülkede olağanüstü hal ortamı oluşturulmak istenmiş, böylelikle halkın iradesi atanmışların iradesinin hakimiyetine alınmak istenmiştir” dedi.

GÜZEL İŞLER DE YAPILIYOR

Hukukçular Derneği Başkanı Tuna, açıklamasını, bütün olumsuz tablolara rağmen güzel işlerin de yapıldığını, geçtiğimiz günlerde kurulan “Uluslar arası Hukukçular Birliği”nin bunlardan biri olduğunu belirterek sürdürdü.

TCK GERİYE GİDİŞ ANLAMINI TAŞIYOR

Tuna, adlî yıl başlangıcı dolayısıyla yaptığı açıklamada TCK hakkında da eleştirilerde bulundu. “Çıkar grupları ve çetelere karşı etkin bir kanuni düzenleme bulunmazken, Terörle Mücadele Kanunu hazırlanarak yürürlüğe konulmuştur. Bu kanun özellikle hazırlanış biçimi ile bir çok tepkileri üzerine çekmiş, sivil toplum örgütlerinin kanunun şekillenmesindeki etkisi en aza indirgenmiştir” diyen Tuna, kanunun halk ve halkın dini inanç ve değerleri ile mücadeleyi amaçladığını ve eskiden geriye gidiş anlamını taşıdığını ifade etti.

Yeni Asya / İSTANBUL

08.09.2006


‘DEP delillerinin imhası skandal’
Kapatılan DEP'in eski milletvekili Orhan Doğan, yeniden yargılandıkları davada, delil niteliğindeki kasetlerin yok edilmesinin ”büyük bir skandal” olduğunu ileri sürdü.

Doğan, “Böyle bir durum Japonya'da yaşansaydı Japon Adalet Bakanı harakiri yapmaz ama 15 yıl ceza alan 4 milletvekilinin yargılandığı davanın delillerinin yok edilmesi karşısında istifa ederdi” dedi.

DEP eski milletvekilleri Leyla Zana, Orhan Doğan, Hatip Dicle ve Selim Sadak'ın yeniden yargılandıkları davaya Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde devam edildi. Davanın bugünkü duruşmasına Selim Sadak ve Orhan Doğan ile DEP'lilerin avukatları Yusuf Alataş ile Nuri Özmen katıldı.

Mahkeme heyetine başkanlık eden Ramazan Aksan, önceki duruşmada tanık olarak dinlenilmesine karar verilen kişilerin adreslerinin tespit edilemediğini bildirdi.

Avukat Alataş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararından sonra başlanan yeniden yargılama aşamasında lehe olanın, sadece müvekkillerinin tahliyesi olduğunu belirterek, diğer unsurların müvekkillerinin aleyhine işlediğini savundu.

Yeniden yargılama sürecinde 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) yürürlüğe girdiğini ve bu kanunun müvekkilleri lehine düzenlemeler getirdiğini ifade eden Alataş, bu yasaya göre uyarlama yapıldığında müvekkillerinin cezaevinde kaldığı sürenin cezanın tamamını karşıladığını, yasal kısıtlılıkların bile sona erdiğini ileri sürdü. Alataş, hükümlüler yönünden hak yoksunluklarının sona erdirilmesi için bir an önce yargılamanın bitirilmesini talep etti.

Avukat Nuri Özmen de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargılanma yetkisi göz önüne alındığında, yargılama bitmeden delil niteliğindeki kasetlerin imha edilmesinin hukuka aykırı olduğunu söyledi. Özmen, kasetlerin bu aşamada delil sayılamayacağını öne sürdü.

Orhan Doğan da geçen celselerde dinlenilmesine karar verilen tanıkların savunma tanığı oldukları için dinlenilmelerinden vazgeçilmesini talep etti.

Suç delili kasetlerin imha edilmesini eleştiren Doğan, kasetlerin infaz tamamlanıncaya kadar saklanması gerektiğini söyledi. Doğan, “Böyle bir durum Japonya'da yaşansaydı Japon Adalet Bakanı harakiri yapmaz ama 15 yıl ceza alan 4 milletvekilinin yargılandığı davanın delillerinin yok edilmesi karşısında istifa ederdi” diye konuştu.

Yeni TCK'ya göre kendi açısından infazın 2 Eylül 2001 tarihinde tamamlandığını, ancak yasal kısıtlılık halinin devam ettiğini anlatan Doğan, bu durumun mağduriyetine neden olduğunu öne sürerek, yargılamanın sona erdirilmesini talep etti.

Selim Sadak da söz konusu davada TBMM'de yaptığı konuşmalar ve yurtiçi gezileri nedeniyle yargılandığını belirtti. Güneydoğuda kan davalı aşiretleri barıştırmak için çaba harcadığını, ancak bu hareketinin terör örgütü PKK'nın faaliyeti gibi gösterildiğini ifade eden Sadak, “Ben barış için çalışıyorum, cezaevinden çıktıktan sonra ellinin üzerinde aşireti barıştırdım” dedi.

Sadak da yeni TCK'ya göre infazının tamamlandığını ifade ederek, yasal kısıtlılıkların kaldırılmasını ve yargılamanın bir an önce tamamlanmasını istedi.

Mahkeme Başkanı Aksan, talepler doğrultusunda tanıkların dinlenilmesinden vazgeçildiğini belirterek, dava dosyasının esas hakkındaki mütalaasını hazırlaması için Cumhuriyet Savcısına verilmesine karar verildiğini açıkladı.

DAVA SÜRECİ

Ankara, 1 No'lu DGM, 1994 yılında eski milletvekilleri Zana, Dicle, Sadak ve Doğan'ı, terör örgütü PKK'nın liderlerinden aldığı emir ve talimatlar doğrultusunda ülke içinde ve dışında yoğun bölücü faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun “yasadışı örgüt üyeliği” fiilini düzenleyen 168 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun “ceza artırımını düzenleyen 5. maddesi uyarınca 15'er yıl ağır hapis cezalarına mahkum etti.

DEP'lilerin temyiz başvurusunu inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi, kararı onadı.

AİHM'nin “ihlal” kararı üzerine kapatılan DEP'in eski milletvekilleri, 28 Mart 2003 tarihinde Ankara 1 No'lu DGM'de yeniden yargılanmaya başladı.

DGM, 21 Nisan 2004 tarihinde ilk kararı tasdik etti. DEP'lilerin bu kararı temyiz etmesi üzerine dosyanın gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 9 Haziran 2004 tarihinde tahliye kararı verdi, yerel mahkemenin kararını da bozdu.

Dava, kapatılan Ankara 1 No'lu DGM'nin yerine kurulan Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam ediyor.


Uzlaştırma Kurulu iki tarafı da dinledi

ANKARA - Uzlaştırma Kurulu, memur sendikaları ve konfederasyonları ile hükümet arasındaki toplu görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından başvuruda bulunan Türkiye Kamu-Sen ve Memur-Sen yetkilileri ile kamu kesimini dinledi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda bulunan Uzlaştırma Kurulu’na, ilk olarak Memur-Sen heyeti geldi. Memur-Sen Genel Teşkilatlandırma Sekreteri ve Bem-Bir-Sen Genel Başkanı Mürsel Turbay, görüşmenin ardından Bakanlıktan ayrılırken yaptığı açıklamada Kurul üyelerine, “kamu çalışanlarının toplu sözleşme ve grev hakkı bulunduğunu” anlattıklarını, bu hakkın kullanımında ortaya çıkan sıkıntıların giderilmesi gerektiğini ifade ettiklerini kaydetti.

Asgari geçim haddi
En düşük memur maaşının 1000 YTL olması gerektiğini ifade eden Turbay, ayrıca kamu çalışanları arasındaki ücret adaletsizliğinin giderilmesi gerektiğini vurguladı. Turbay, bundan sonra izleyecekleri tavrı, Uzlaştırma Kurulu ve ardından hükümetin ortaya koyacağı tutuma göre belirleyeceklerini kaydetti. Türkiye Kamu-Sen Toplu Görüşme Sekreteri ve Türkiye Ulaşım-Sen Genel Başkanı Nazmi Güzel de 2002 yılından bu yana Gayri Safi Milli Hasıla’nın (GSMH) yüzde 100, toplanan vergilerin yüzde 78.8 arttığını, buna karşılık memur maaşlarına yapılan zammın yüzde 40’ta kaldığını söyledi.

Hedefle uyuşmuyor
Güzel, geçen yıl, yüzde 5 olarak belirlenen enflasyon hedefi doğrultusunda en düşük memur maaşına 135 milyon liraya karşılık gelen yüzde 19.9 oranında zam yapıldığına dikkati çeken Güzel, gelecek yıl yüzde 7’nin üzerinde gerçekleşeceği tahmin edilen enflasyon karşısında 83 YTL’lik zam önerilmesini anlayamadıklarını dile getirdi ve en düşük memur maaşının 1023 YTL olması yönündeki taleplerini tekrarladıklarını söyledi.

Karar Bakanlar Kurulu’nun
Kamu İşveren Kurulu temsilcisi olarak Kurul ile görüşen Maliye Bakanlığı Müsteşarı Hasan Basri Aktan da Bakanlıktan ayrılırken yaptığı açıklamada, konfederasyonlara sundukları teklifle ilgili bilgi verdiklerini, yeni bir teklifte bulunmadıklarını ifade etti. Tarafları dinleyen Uzlaştırma Kurulu, çalışmalarını bir rapor haline getirdikten sonra taraflara sunacak. Tarafların bu rapor doğrultusunda yeniden bir araya gelerek uzlaşma zemini aramaları bekleniyor. Memur maaşlarına gelecek yıl yapılacak zam konusunda son kararı Bakanlar Kurulu verecek.

Erdoğan'ın suikastçısı mahkemede
Kütahya'da Başbakan Erdoğan'a suikast girişiminde bulunan zanlı Mustafa Bağdat, olayın gerçekleştiği tarihin sene-i devriyesine 4 gün kala mahkemeye çıkarıldı.
Kütahya'da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a suikast hazırlığı yaptığı iddiasıyla yakalanarak tutuklanan ve Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan şüpheli Mustafa Bağdat (33), olayın gerçekleştiği tarihin sene-i devriyesine 4 gün kala tekrar mahkemeye çıkarıldı.
Duruşmaya Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Muzaffer Karadağ izinli olması nedeniyle katılmazken, mahkeme heyetinin duruşma için ileri bir tarihe gün vermesi bekleniyor. Mahkemeye Bağdat'ın avukatı Ankara Barosu'ndan Burcu Hatice Güngör de katıldı. Bağdat'ın bundan sonraki karar duruşmasında durumunun netleşmesi bekleniyor.
Şüpheli Mustafa Bağdat, 2005-2006 eğitim öğretim yılının açılışı için 12 Eylül 2005 tarihinde Kütahya'ya gelen Başbakan Erdoğan'ı tasarlayarak öldürmeye teşebbüs hazırlığında olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı. Olayla ilgili olarak hazırlanan iddianamede, ilk olarak 28 Ekim 2005'te Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Bağdat için Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 82. maddesine göre adam öldürmeye teşebbüs suçundan 13 ile 20 yıl arasında ve ayrıca ruhsatsız silah taşımaktan da 6 ay ile 2 yıl arasında hüküm giymesi talebinde bulunulmuştu.

Düğünde havaya ateşe 80 bin YTL ceza
Kırıkkale'nin Delice ilçesinde 2 eylülde bir düğünde havaya ateş açan kişiye, çıkartıldığı mahkemece 80 bin YTL ceza verildi. Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde düzenlenen düğünde de, havaya ateş eden bir polis, bir kadını kolundan yaraladı.
Delice'nin Büyükyağlı beldesinde geçtiğimiz hafta bir düğünde havaya ateş açıldığı gerekçesiyle jandarma ekiplerince soruşturma başlatıldı.

Yapılan soruşturma kapsamında, düğünde havaya ateş açan kişinin A.A. olduğu belirlendi.

Jandarmada sorgusu tamamlanan A.A., bugün Delice Adliyesi'nde savcılıktaki ifadesinin ardından hakim karşısına çıktı.

Mahkeme, A.A'ya 'meskun mahalde silah kullandığı ve halkın can güvenliğini tehlikeye attığı' gerekçesiyle 80 bin YTL ceza verdi. Yetkililer, zanlının para cezasının ödememesi halinde iki yıl hapis yatacağını belirtti.

Balıkesir'de polis bir kadını yaraladı

Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde düzenlenen düğünde de, havaya ateş eden bir polis memuru, bir kadının kolundan yaralanmasına neden oldu.

Polis memuru Y.Ö., ilçeye bağlı Yusufçam köyünde düzenlenen düğünde, 'gelin alma' töreni sırasında havaya ateş etti.

Mermilerin bitip bitmediğini kontrol etmek isteyen Y.Ö.'nün, aşağı doğru tuttuğu tabancasının tetiğine basması sonucu silahtan çıkan kurşun, yere atılan şekerleri toplamaya çalışan Ayşe Öztürk'ün koluna isabet etti.

Kaldırıldığı hastaneden taburcu edilen Öztürk, polis memurundan şikayetçi olmazken, gözaltına alınan Y.Ö. serbest bırakıldı.

Serseri kurşunlar can alıyor

Türkiye'de sadece bu yıl içinde onlarca kişinin ölümüne yol açan serseri kurşunlar bu ay içinde ölüm ve yaralanmalara yol açmıştı:

Denizli:
Denizli'nin Çivril ilçesine bağlı Kıralan beldesinde İbrahim Çal-İmmühan İnaslan çiftinin düğüne katılan 22 yaşındaki genç, damadın teyzesinin oğlu Hasan Özarı ile havaya ateş etmeye başladı.

Özarı'nın arkasında bulunan genç, kısa namlulu av tüfeğine fişeği yerleştirdi, ancak namluyu kapattığı sırada tüfeğin ateş alması sonucu Özarı ensesinden yaraladı. Ağır yaralanan Özarı, ambulansla hastaneye götürülürken yolda öldü.

Isparta:
Gelendost ilçesinde yapılan bir köy düğününde havaya ateş açan polis memurunun tabancasından çıkan kurşun, düğünde şarkı söyleyen 24 yaşındaki gencin boynuna isabet etti.

Genç şarkıcı kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Jandarma ekipleri, polis memuru ile düğünde rastgele havaya ateş açan damadın dayısını gözaltına aldı.
Kütahya:
Tavşanlı ilçesinde düğünde av tüfeğiyle ateş eden bir kişi, ikisi çocuk üç kişinin yaralanmasına neden oldu. Olaydan sonra jandarma tarafından gözaltına alınan zanlı, sorgulamasının tamamlanmasının ardından, sevk edildiği nöbetçi mahkemece tutuklandı.

Afyonkarahisar:
Çakır köyünde yapılan bir düğünde rastgele ateş açan bir kişi, yaşları 6 ile 13 arasında değişen 4'ü çocuk, 6 kişinin yaralanmasına yol açtı. Gözaltına alınan zanlı çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

Çakıcı: İpimi çekerlerse konuşurum
Avusturya’da yakalandıktan sonra Türkiye’ye iade edilen çıkar amaçlı suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı’nın yargılanmasına İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Türkbank ihalesine fesat karıştırmakla suçlanan Çakıcı, duruşmada sık sık Mahkeme Başkanı Ertuğrul Kubilay’la polemiğe girdi. Türkbank ihalesi sebebiyle bir hükümetin yıkıldığını hatırlatan Çakıcı, kendisinin hâlâ yargılanmasına bir anlam veremediğini söyledi. Siyasetçileri üstü kapalı tehdit ederken, “Yürekleri yetiyorsa çeksinler ipimi. O zaman konuşup Türkiye’yi ayağa kaldıracağım.” dedi.
İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşma için Tekirdağ F Tipi Cezaevi’nden getirilen sanık Çakıcı, savunmasını yapmak üzere söz verildiğinde gündemdeki konular hakkında konuşmaya başladı. Mahkeme Başkanı Ertuğrul Kubilay’ın ‘Burası güncel konuların yeri değil’ uyarısı üzerine Çakıcı, “Bu dava nedeniyle bir hükümet devrildi. Bir adam yok oldu. Seçim konjonktürü değişti. Siz de beni yargılıyorsunuz.” ifadelerini kullandı. Kendisi dışındaki insanların adil yargılandığını söyleyen Çakıcı, herkesin suç işleyebileceğini, suç işlemenin alışkanlık haline bile gelebileceğini; ancak mahkemelerin ve yasaların herkese eşit yaklaşması gerektiğini ifade etti. Çakıcı, mahkeme başkanına, “Ben şov yapmıyorum. Bu dava yüzünden hükümet düşmedi mi?” diye sordu. Bunun üzerine mahkeme başkanı, “Biz soru sorulacak makam değiliz.” cevabını verdi. Çakıcı ise “Peki ben kime soru soracağım? Benim hakkımı mahkeme değilse kim arayacak? Nurettin Ak (eski İstanbul 1 No’lu DGM başkanı) beni zaten bitkisel hayata bağladı.” diye konuştu.
Devletten kimsenin hesap soramayacağını, cezasının 7 yılını yattığını ifade eden Çakıcı, şöyle devam etti: “Yargılıyorsanız yargılayın. Ben ifade vermiyorum. Yalakalık yapmak için kavanozun ağzındaki balı almam. Peteğin içine dalar, gerekirse yok olurum. Verilecek karar adil olsun diyorum.” Karagümrük baskını davasından, uluslararası hukuk tanınmadan 16 yıl 8 ay ceza aldığını hatırlatan Çakıcı, şunları söyledi: “İstiyorum ipimi çeksinler. Bu millete karşı son bir görevim var, onu yerine getireyim. Namus sözü veriyorum, yerine getirmezsem Allah oğlumu elimden alsın. O zaman konuşup Türkiye’yi ayağa kaldıracağım.”
Mahkeme heyetinin ara karar için salondan ayrılması üzerine duruşmayı izleyen gazetecilere açıklamalarda bulunan Çakıcı, kimseyi tehdit etmediğini, ‘bitmiş, külleri bile kalmamış hükümetlerle bir işinin olmayacağını’ söyledi. Çakıcı, “Laf alanın, söz ortanın. Damarlarında Türk kanı olan herkesin bu millet için yapacağı bir iş var. O işin ne olduğunu yaptığım zaman görürsünüz.” diye konuştu. MİT’le bir bağlantısının olmadığına, Türk milletine karşı yapması gereken bir hizmet bulunduğuna vurgu yapan Çakıcı, şöyle devam etti: “Güçleri yetiyorsa beni öldürsünler cezaevinde. Yürekleri yetiyorsa çeksinler ipimi. Kapalı bir odada kalıyorum. Şu anda güç onların. İstedikleri gibi gelebilirler. Ankara’da Türkiye’nin kaderi ile oynayanlar için konuşuyorum.” Aranın ardından mahkeme heyeti, Mesut Yılmaz’ın Yüce Divan’da yargılandığı Türkbank davasının gerekçeli kararının beklenmesine ve sanık avukatlarının taleplerinin incelemeye alınmasına karar vererek duruşmayı erteledi. Deniz Aydın, İstanbul

‘Nazi benzetmesi’ mesnetsiz, kanundaki yetkiyi kullanıyoruz
Bankacılık sektörünü düzenleyip denetlemekle görevli kurum ile batık bankaların alacaklarını tasfiye etmekle yükümlü kuruluş, ‘Nazi’ benzetmesine tepki gösterdi.
Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un adli yılın açılışında yaptığı, “Yasal olanakları arkasına alan BDDK ve TMSF, Nazi Almanya’sında dahi olmayan yetkileri hukukilik anlamında değil, kanunilik anlamında acımasızca kullanıyor.” şeklindeki ithamına karşı cevap hakkını kullanan her iki kurumun yöneticisi, kendilerine insafsızlık yapıldığını düşünüyor. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) yasalarla kurulduğunu ve idari işlemler yürüttüğünü belirten Başkan Tevfik Bilgin, “Biz kanunların bize yüklediği görevleri yerine getirmekle mükellefiz. Aksi bir durum düşünülemez.” ifadelerini kullandı. Yaptıkları işi, ‘geçmişte yapılan hataların, yanlışlıkların kötü mirasını temizlemeye yönelik faaliyet göstermek’ diye tarif eden Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı Ahmet Ertürk de “Çok ince hırsızlık yöntemleriyle vatandaşın cebinden yürütülen paraları, kamu alacaklarını tahsil ediyoruz. Çünkü tabi olduğumuz kanun bize bunu emrediyor.” diyerek eleştiriye karşılık verdi.
Kanunların Anayasa Mahkemesi’nin denetimine tabi olduğuna dikkat çeken Bankacılık Üst Kurulu Başkanı Bilgin, bu gibi çıkışlarla kamu adına önemli görevler yürüten kurum çalışanlarının moral-motivasyon değerlerinin altüst edildiğini söyledi. Bilgin, “Üst üste koyduğumuzda önemli görevleri yerine getiren kurumların muhtelif benzetmelerle motivasyonlarının olumsuz yönde etkilenmemesi gerekir.” değerlendirmesinde bulundu. Kurul olarak aldıkları bütün kararların yargı denetimine tabi olduğunun altını çizen Tevfik Bilgin, şunları söyledi: “BDDK adalet dağıtan bir kurum değildir. Sadece tespitlerde bulunur. Son karar mercii yargıdır. Ancak, bankacılıkta bir dönem olmayan sermayelerle sermaye artıran, krediler dağıtan, back to back ve off-shore gibi işlemleri bankacılık literatürüne sokan, bir anlamda bankacılık ahlakımızı bozan kişi ve kurumlara karşı her türlü tedbiri almada kanunların verdiği izin çerçevesinde yetkimiz olduğunu da belirtmek isterim.” Bankacılık Üst Kurulu’nda olduğu gibi kendilerinin de yargı denetimine tabi olduklarını belirten Fon Başkanı Ahmet Ertürk, “Kimse bizim uygulamamıza ‘Anayasa’ya uygun denetim yapılmıyor’ diyemez. Bizim aldığımız kararlarda yargısal denetim var. Biz başına buyruk çalışmıyoruz. Bir yanlışlık varsa yargı bunu düzeltir.” dedi. Ertürk, kendilerine kanunla bazı yeni haklar tanınmasını da “Geçmiş dönemlerde mevcut hukuk sisteminin gözü önünde bir dizi hırsızlıklar cereyan etti. Ancak yeni bir yasal çerçeve ile bunun üzerine gidilebilir. Bunun nasıl yapılacağı da kanunlarla bellidir.” şeklinde izah ederken, uygulamalarının hiçbirinde yasal yolların dışına çıkmadıklarına vurgu yaptı. Fonun ülkeye on milyar dolarlara mal olan yolsuzluklardan kaynaklanan kamu alacağını tahsile çalıştığını kaydeden Ertürk ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Geçmişte yapılan hırsızlıkları, hukuk adamlarının hoşgörüyle karşılaması doğru değil. Bizim önümüzde de yasa var ve biz bunu uygulamakla mükellefiz. Bugüne kadar TMSF’nin ilgi alanına giren hiçbir borçlu, ‘Benim borcum yok, ama TMSF alacak tahsil ediyor’ demedi. Aleyhimize çıkan karar olursa buna saygılıyız. Geçmiş dönemlerde aleyhimize bir iki karar da çıktı, ancak tüm yapılanları toptan karalamak doğru bir yaklaşım değil.”
08.09.2006
Ercan Baysal
Ankara

Suç önleme projeleri: Görünmez kalem, ayak izi, kontrol bende...
Antalya Emniyet Müdürlüğünce, suçu önlemek amacıyla 2 yılda 21 ayrı projenin hayata geçirildiği bildirildi.
AA muhabirinin Antalya Emniyet Müdürlüğü yetkililerinden aldığı bilgiye göre, 2003 yılında ''Toplum Destekli Polislik Hizmeti'' ana başlığı altında, ilk olarak ''Komşu Kollama Sistemi'' gündeme geldi. Projeyle sitelerde yaşayanların komşularını tanımalarını ve bu şekilde evlere giren çıkan yabancıların daha kolay şekilde kontrol altına alınması amaçlanıyor. Yetkililer, otomobillerden hırsızlıkların önlenmesi amacıyla da otomobillerin ön camına, ceza makbuzu görünümünde uyarı yazısı bırakılmasının olumlu sonuçlar verdiğini bildirdiler. Daha sonra ''Ayak İzi'', ''Gizli Kamera Çekimleri'', ''Görünmez Kalem'', ''Sokakların Aydınlatılması'', ''Polis Düdüğü'', ''Semt Pazarları'', ''Suç Hudutları'', ''Suç Önleme Klipleri'' projelerinin uygulandığını belirten yetkililer, son olarak da orta yaş otomobil sürücülerinin dikkatini çekmek amacıyla ''Kontrol Bende'' projesinin hayata geçirildiğini söylediler.Yetkililer, bu proje kapsamında oto hırsızlıklarını önlerken toplumun da
desteğinin alınması sağlamak amacıyla orta yaş ve üstü kişilerce kullanılan otomobillere ''Kontrol Bende'' adlı logolar yapıştırıldığını ifade ettiler.
Hayata geçirilen projelerin Türkiye'deki birçok ilin yanı sıra ABD, Kanada,Almanya, İngiltere, İspanya gibi ülkelerin polis teşkilatlarına örnek olduğunu
bildiren yetkililer, ''Toplum Destekli Polislik'' projesinin ana amacının soruna toplumu dahil etmek olduğuna dikkati çektiler.
-SUÇ ANALİZİ PROJESİ-
Projeler kapsamında suç analizi çalışması da başlatıldığını belirten yetkililer, Akdeniz Üniversitesi Biyoistatistik Bölümü öğretim üyelerinin de katkılarıyla Antalya'daki suçlar ve suçluların analizini çıkarmaya başladıklarını bildirdiler.
Bu çalışmada daha çok sayıda suç işlenen bölgeler, suçların işleniş şekli, kimlerin ne suç işlediği, hangi suçların yoğunlukta işlendiği bilgilerinin bilimsel olarak rapor haline getirildiğini ifade eden yetkililer, çalışmayı daha etkili hale getirmek amacıyla 2 yıl geriye giderek Antalya E Tipi Kapalı Cezaevinde yatan suçluların da suç profilini çıkartarak, sonraki dönemde yaşanabilecek suçların önlenmesini amaçladıklarını vurguladılar.
-250 BİN DOKÜMAN VE MALZEME DAĞITILDI-
Antalya Emniyet Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğünce, projeler kapsamında 10 bin görünmez kalem, komşu kollama sistemine ilişkin 50 bin yapışkan
etiket, 50 bin sahte ceza makbuzu olmak üzere 250 bin adet malzeme, broşür, tanıtım kitapçığı dağıtıldığı da belirtildi.
Yetkililer, polisin, bu projeleri tanıtmak amacıyla düzenlediği toplantılarda, 120 bin kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü bildirdiler. Antalya Emniyet Müdürlüğü polis merkezlerinde yapılan işlemler sırasında da vatandaşlara uyarıcı mektuplar veriliyor. ''Yabancılar Şubesi'' ile ''Pasaport Şubesi'' başta olmak üzere çeşitli müdürlüklerde işlem yapan vatandaşlara ve turistlere verilen mektuplarda, polisin her zaman yanlarında olduğu ve iyi dilek mesajları iletiliyor.

İsmail Ağa Cemaatine Silahlı Çete Suçlaması
Cemaati lideri Mahmut Hoca için Ankara Savcısı'nın silahlı çeteden suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı.
(8 Eylül 2006 Cuma)
TANIK KORUMAYA ALDIRAN İFADELER
Suç duyurusuna, Ankaralı müteahhit Muzaffer Ergin'in verdiği ifade sebep oldu. Bu ifade üzerine "Tanık Koruma Programı"na alınan Ergin, Sauna Çetesi lideri Kasım Zengin'in İsmailağa Cemaati mensuplarından para aldığı için nasıl ölümle tehdit edildiğini savcıya şöyle anlattı:
KADI MAHKEMESİNDE 'KATLİ VACİP' KARARI
"Kasım Zengin, cemaatten para alıp ödemediği için müritlerce İstanbul'a çağrıldı. Ben de yanında gittim. İsmailağa Camisi yakınındaki küçük bir caminin bodrumuna indik. Burada, kadı mahkemesi kurulmuştu. Mahkemedeki cemaat Kasım Zengin için 'katli vacip' kararı aldı."
İKİ BÜYÜK KUTUYA ALTIN-PARA DOLDU
"Halit adlı bir mürit, silahını Kasım Zengin'in kafasına dayadı. Parayı ödemezse öldüreceklerdi. Zengin'in arabalarına el koydular. Sabah, bizi İsmailağa Camisi'nde Mahmut Hoca'nın yanına götürdüler. Cemaat, çamaşır makinesi gibi iki iri kutuyu altın ve parayla doldurdu."
CAN GAZALCI SORUŞTURMA YOK
BU ifade üzerine, Ankara Savcısı Mustafa Kelkit İstanbul Başsavcılığı'na 13 Nisan'da suç duyurusunda bulunarak, "Mahmut Efendi'nin etrafında silahlı örgüt kurulduğu iddiası araştırılsın" diye yazdı. Soruşturma yapılmadı.
Cemaat değil, silahlı çete!
Muzaffer Ergin, Sauna Çetesi'yle tanınan Kasım Zengin'le İsmailağa Cemaati arasında arabuluculuk yaptı. Cemaatin, borçları nedeniyle Zengin'in başına silah dayadığını görünce de savcılığa başvurdu ve tanık koruma programına alındı.
Ankara Cumhuriyet Savcısı Mustafa Kelkit, dört ay önce 13 Nisan 2006'da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na İstanbul'da, İsmailağa Camisi yakınlarında "Mahmut Efendi" adlı bir kişinin çevresinde "silahlı örgüt" kurulduğunu bildirdi. Ancak herhangi bir operasyon yapılmadı. Ve geçen pazar günü bu camide imam Öztürk öldürüldü, katil zanlısı da linç edildi. Savcının "silahlı örgüt" uyarısı ise, Ankaralı müteahhit Muzaffer Ergin'in ifadesine dayanıyordu. Muzaffer Ergin birkaç yıl önce İsmailağa Cemaati ile, adını daha sonra Küre Operasyonu kapsamında duyuracak olan Kasım Zengin arasında arabulucuk yapmıştı. Kasım Zengin'i alıp Fatih, Çarşamba'ya gelen Ergin, İsmailağa Camisi'nin hemen yakınındaki bir başka caminin bodrumunda kurulan "şeriat mahkemesine" ve diz çöktürülüp ensesine silah dayanan Kasım Zengin'in yaşadığı dehşete tanık olmuştu.
KASIM ZENGİN'İ GETİR
Müteahhit Muzaffer Ergin tehditler almaya başlayınca da savcıya bildiklerini bir bir aktardı. Bunun üzerine tanık koruma programına alınan Ergin, cemaat yargılaması sırasında yaşadıklarını SABAH'a anlattı: 2002'de Kasım Zengin, Abidinpaşa'da bir market açtı. Ancak bazı kişilere o zamanın parasıyla 13 milyar borçlanıpödeyemedi. Beni İstanbul'dan, cemaatin ikinci adamı olduğunu bildiğim Metin B. aradı. Aracı olmamı istedi. Paranın cemaatten toplandığını, yardımcı olmamı istedi. Ben borçlu oldukları kişilerle görüşme ayarladım. Market, Kasım Zengin'den alınarak tarikata devredildi ve ismi değişti. Metin B. İstanbul'dan bir gün yine beni aradı ve "Kasım Zengin'i İstanbul'a getirir misin" diye sordu. Zengin'e 700 milyar verdiklerini ve alamadıklarını anlattılar. Ben de Zengin'e "Seni İstanbul'a götürmemi istiyorlar" dedim. Kasım bana, "Abi öldürürler bizi" dedi. Bunun üzerine Metin B.'yi aradım. Bana, "Söz veriyorum bir şey olmayacak. Getir. Cemaat çok sıkıştırıyor" dedi. Arkadaşım İlker Akmaner'i de alıp İstanbul'a gittim. Namazdan sonra istişare ettikleri bir bölüme geçtiler, İsmailağa Camisi'nin yanındaki küçük bir caminin bodrumundaydı. Kadı mahkemesi gibi bir sistemdi. Metin B. yere oturdu. Kasım Zengin'i odanın ortasında diz çöktürdüler. Rahlede Kur'an-ı Kerim'i açtılar.
KATLİ VACİPTİR!..
Öldürülen imam Bayram Ali Öztürk de oradaydı. İnsanlar bağırmaya başladı. Öztürk, "Metin Hoca sıkıntıda, senin yüzünden müritlerle sıkıntısı var" dedi. Herkes Zengin'ehakaret etti. Sonra "katli vacip" dediler. Bize sordular, "Biz cemaatten değiliz" dedik. Metin B., kapı tarafında duran bir şahsa "Halit" diye seslendi. Halit kalktı, silahını çekti, "Kelime-i Şahadet getir" diyerek silahı Kasım Zengin'in ensesine dayadı. "Ulan, hoca bugün senin yüzünden yanlış selam verdi namazda. Bütün müritler, bizden alacaklı. Bizi dolandıranın durumu ne olur sen biliyorsun" dedi. O sırada İlker Akmaner ile birlikte ayağa fırladık. Ben, "Burası Türkiye Cumhuriyeti, bu insan sizi dolandırdıysa bildirin, cezasını yetkililer verir" dedim.
NEYİN KALDI Kİ ŞEREFSİZ!
Bunun üzerine Halit "Siz sağ çıkacağınızı mı sandınız" dedi ve kapılar kilitlendi. Gece yarısıydı. Ben Metin B.'ye döndüm, "Yanlış yapıyorsun. Benim iki avukatım var. Gelmeden senin numaranı verdim, buraya geldiğimi söyledim. Bir şey olursa sen sorumlu tutulursun" dedim. Bunu dememle beraber Metin B., "Halit otur yerine" dedi. Kasım ağlıyor, yalvarıyordu... "Ne gerekiyorsa yaparım" dedi. Metin B., de, "Neyin kaldı ki şerefsiz" diye bağırdı. Zengin bunun üzerine, "Eşimin üzerine BMW var, benimClio arabam var, ağabeyime aldığım Mercedes var" dedi. Bunun üzerine Halit denilen şahsa, "Vekalet alın bu şerefsizden" dedi. Bizi gece orada bıraktılar, oturduğumuz minderlerde yattık. Lavabo ihtiyacımız için kalktığımda bodrum katta bir koridora girdim. Duvarların kan ve insan bağlama yerleri olduğunu gördük, tüylerimiz diken diken oldu. Gece saat 03.00 civarlarında kapı açıldı. Ayaklarıyla yattığımız yere vurarak, "kalkın namaza" dediler. "Saat 03.00'te ne namazı" dedik. "Mahmut Ustaosmanoğlu İsmailağa Camisi'ne gelecek, izdiham olur" dediler. Kasım da bizimle beraberdi. Mahmut Ustaosmanoğlu tekerlekli sandalyeyle geldi. Herkes elini öpüyordu. Bu arada cemaat çamaşır makinesi büyüklüğünde iki kutuyu para ve altınla doldurdu. Saat 07.00 gibi de camiden çıktık.
ANLATTIKLARINIZ AYNI
Ankara'ya döndükten sonra yaşadıklarımızı kimseye anlatamadım. Bu yıl gazetelerde Küre Operasyonu haberleri çıkmaya başladı. Cemaat, Kasım Zengin'in olayı anlattığını öğrenmiş. Beni tehdit etmeye başladılar. Ben de savcıya bildiğim her şeyi anlattım. Savcı, "Anlattıkların Kasım Zengin'in anlattıkları aynı" dedi ve beni tanık koruma programına aldılar.
SABAH

Bilirkişiden Aşkın'a olumlu rapor
Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın ve 9 sanığın yargılandığı dava kapsamında, ihale çerçevesinde İspanyol Expansiyon Firmasından alınan tıbbi cihazlarla ilgili bilirkişi raporu hazırlandı.
Raporda, YYÜ ve firma arasında yapılan sözleşme kapsamında toplam 35 kalem cihazın 2003-2004 yıllarında teslim edildiği bildirildi.
Davanın 15 Hazirandaki duruşmasında, mahkeme heyetince, söz konusu ihale kapsamında tıbbi cihazlarla ilgili uzman bilirkişilerce keşif yapılmasının kararlaştırılmasının ardından, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aşyenur Cila, 19-20 Temmuzda YYÜ hastaneleri ve Tıp Fakültesinde keşif yaptı.
Keşif sonrasında hazırlanan bilirkişi raporunda, keşifler sırasında üniversitedeki öğretim üyelerinin beyanları doğrultusunda, ihale kapsamında 35 kalem cihazın büyük kısmının 2003 yılında kurularak faaliyete geçirildiği belirtildi.
İhale kapsamında alınan cihazların Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi ve Enver Arpalı Radyoloji-Radyoterapi binalarında görüldüğü ifade edilen raporda, teslimatı yapılan cihazların, teslimat yapılan dönemin en son teknik özelliklerine sahip olduğu, bugün dahi birçok devlet ve üniversite hastanelerinde bulunmayan cihazlar olduğu bildirildi.
İhale kapsamında yapılan sözleşmede, toplam 35 kalem cihazın 2003-2004 yıllarında teslim edildiği belirtilen raporda, keşif sırasında 35 kalemden 32'sinin tam ve eksiksiz şekilde çalışır halde görüldüğü, hatta bazı kalemlerde ihale şartnamesinde belirtilmeyen, ancak cihazın uygun koşullarda çalışmaları için gerekli klima, güç kaynağı, malzeme dolapları gibi ek malzemelerin firma tarafından yapıldığı kaydedildi.
Geçici kabulleri 1 yıl veya daha sonra yapılan cihazların ihale şartnamesindeki koşulları sağlamakta olduğuna, eksikleri belirtilen cihazlarda çalışmayı engelleyen durum bulunmadığına işaret edilen raporda, kesin kabul öncesi bunların tamamlanması gerektiği, toplam paketleri eksik olduğu için hiç kullanılmayan veya atıl cihazlarda üniversite ya da sanık firmanın kusurlu olmadığı, hükümetlerce alınan ve uygulanan ekonomik yaptırımlar nedeniyle durdurulan projeler (Van YYÜ, Kocaeli ve Hacettepe üniversitelerinin dış kredili projeleri) bulunduğu, bu cihazların da bu kapsamda ölü yatırımlara dönüştüğünün anlaşıldığı bildirildi.
Cihazların proforma ve teslimat faturalarının karşılaştırılma işlemini tümüyle karşılaştırmakta büyük sorunlar yaşanıldığını, cihazların özellikle proforma faturalarda birim fiyatlarının ayrı olarak belirtilmediği, başka cihazlarla toplam fiyat belirtildiği veya birim fiyatların üzerinin karalandığı belirtilen raporda, çok sayıda belgede teklif fiyatlarının görüldüğü, geliş ve gümrük faturalarını ise gönderilen paketlere ait olduğu, ancak uzman bilirkişinin ticari faturaları inceleme ve kur farklarının belirlemede bilgi ve yetkinliğe sahip olmadığı, bu nedenle mali konulurda uzman bilirkişinin tayin edilmesi gerektiği kaydedildi.
Rektör Prof. Dr. Yücel Aşkın ve 9 sanık, “Suç işlemek için örgüt kurmak, örgüte üye olmamakla birlikte bu örgüt adına suç işlemek, suç işlemek için kurulmuş örgütün faaliyeti çerçevesinde haksız ekonomik çıkar sağlamak için manevi cebir ve tehditle ihaleye fesat karıştırmak, ayrımcılık, özel hayatın gizliliğini ihlal etmek, kişisel verileri hukuka aykırı olarak toplamak, ihale konusu edimi ifasına fesat karıştırmak, resmi evrakta sahtecilik yapmak, resmi evrakı yok etmek, görevi kötüye kullanmak” suçlarından yargılanıyor.AA

Neşter davasında yeni suçlu sistem !

Sosyal güvenlik kuruluşlarına tıbbi malzeme alımındaki yolsuzluk iddialarını içeren ''Neşter-1'' davası sanıklarından Doç. Dr. Barbaros Dokumacı duruşmada konuştu: Vur-kaççı firmalar SSK'nın eseri.
Sosyal güvenlik kuruluşlarına iyileştirici tıbbi malzeme alımındaki yolsuzluk iddialarını içeren ''Neşter-1'' davasının sanıklarından Doç. Dr. Barbaros Dokumacı, SSK'nın geçmişte ''vur-kaççı firmalar'' yarattığını, bunun da kurumun değil, sistemin suçu olduğunu söyledi. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın bugünkü duruşmasında, sanıklar esasa ilişkin savunmalarına devam ettiler.
Dönemin Eskişehir SSK Hastanesinde görevli kardiyolog Doç. Dr. Barbaros Dokumacı, 3 yılı aşkın süredir devam eden yargılama nedeniyle zor günler yaşadığını ifade etti. Soruşturmanın kamuoyunda büyük yankı uyandırdığını, ancak yargılamanın uzaması nedeniyle olayın güncelliğini yitirdiğini anlatan Dokumacı, gelinen bu aşamada iddiaların yersizliğinin ortaya çıktığını ileri sürdü.
Dokumacı, soruşturmanın hazırlıksız ve tutarsız olduğu için genişletilemediğini, yerinde sayması için çaba sarfedildiğini de savunarak, ''Neden ortopedi, beyin ve kalp damar cerrahisi alanlarında operasyon yapılmadı?'' diye sordu. SSK'nın geçmişte hatalı yönetildiğini öne süren Dokumacı, ''Kurum, vur-kaççı firmalar yarattı. Bu, SSK'nın değil, sistemin suçu. İktidarlar değiştikçe sistem değişiyor. 50 neşter operasyonu yapsanız yine birşey olmaz'' dedi. Dokumacı, üzerine atılı suçlamaları kabul etmeyerek, beraatine karar verilmesini istedi.
-''FİRMALARLA ÇIKAR İLİŞKİM YOK''-
Hacettepe Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalında görevli Prof. Dr. Ferhan Özmen de Tera firmasının stentlerini kullanması karşılığında para aldığının iddia edildiğini, ancak bu firmanın 2000 yılında 1 adet stentini kullandığını, 2001 yılında ise stentini kullanmadığını söyledi. Firmalarla çıkar ilişkisine girmediğini ifade eden Özmen, Tera'dan aldığı belirtilen 1000 doların, yayınladıkları dergide çıkan reklam parası olduğunu savundu.
Mesleği gereği belirli firmaların stentlerini kullanması gerekse bile çıkar sağlamasının söz konusu olamayacağını dile getiren Özmen, aleyhindeki BDDK raporunun eksik inceleme sonucu hazırlandığını iddia etti. Özmen, soruşturmadan sonra daha pahalı olan ilaç kaplı stent takılması gereken hastaların by-pass ameliyatlarına yönlendirildiğini de anlatarak, bu olumsuz gelişmenin hastalar ve doktorları zor durumda bıraktığını söyledi.
-''ORTOPEDİ MALZEMELERİ STENTİN 10 KATI''-
Medikal firma ortaklarından sanık Ahmet Tatar da esas hakkındaki savunmasında, SSK'nın ülke nüfusunun yarısının sağlık hizmetlerini gören bir kuruluş olarak dünyada benzerinin bulunmadığını belirtti. Geçmişte uygulanan politikalar nedeniyle kurumun adının ''yolsuzluk''la yan yana anılmaya başlandığını ifade eden Tatar, sadece stent yolsuzluğu olarak olaya bakılmasının yanlış olacağını söyledi.
Tatar, ''Neşter-1'' soruşturmasından sonra stent fiyatlarının düştüğünü, ancak ortopedi başta olmak üzere diğer tıbbi malzemelerin geçmiş dönemlerdeki fiyatlardan satılmasına devam edildiğini kaydetti. Ortopedi malzemelerinin, stentten yaklaşık 10 kat pahalı olduğuna işaret eden Tatar, ''Bu malzemede bir ara yüzde 30 indirim sağlanmıştı, sonra indirim geri alındı'' dedi.
Eski Dışkapı SSK hastanesinin kardiyolog doktorları Ender Örnek ve Levent Yıldıran da hastanedeki uygulamalar çerçevesinde mesleklerini icra ettiklerini savunarak, suç işlemediklerini söylediler. Yıldıran ve Örnek, beraat isteminde bulundular. Suç tarihlerinde özel Yaşam Hastanesi Genel Müdürlüğü yapan Hakan Adanalı da hastanedeki her operasyonun CD'ye kaydedildikten sonra fatura edildiğini söyledi ve usulsüz bir işlem yapılmadığını savundu.
Soruşturma sırasında iletişim tutanaklarıyla ilgili CD'lerin kopyasını alarak, emanet müdürlüğü memurunun ''görevini kötüye kullanmaya azmettirmek'' suçundan yargılanan avukat Nurullah Albayrak, o dönemde tecrübesiz bir avukat olarak savunmaya yardımcı olmak amacıyla hareket ettiğini söyledi. Albayrak, daha önce olayı itiraf ettiğini anımsatarak, suç kastının bulunmadığını söyledi ve beraatine karar verilmesini istedi.
Eski SSK Genel Müdür Vekili Cahit Pekyardımcı, Satınalma Daire Başkanı Fikri Üçgül ile diğer sanıklar Necmettin Yılmaz, Murat Özügüzel, Salih Uğur, Mehmet Sinan Karaaslan, Doğan Gülşen, İlker Çıkrıkçı, Turgay Topuz, Taner Kayacı, Hakan Coşkun, Handan Aygen, Burçin Erdoğan, Hasan Çevik, Kemal Erhan, Erkan Çokşen, Atilla Küçükyalçın, İlyas Sahir Gül, Serkan İncekli ve Mehmet Oğuz avukatlarının daha önce yaptığı esas hakkındaki savunmalara katıldıklarını belirterek, beraatlerine karar verilmesini istediler. Duruşma, bugün gelmeyen sanıkların esas hakkındaki savunmalarını yapmaları için ertelendi.
AA

Linçte 4 gözaltı
Emekli imam Bayram Ali Öztürk'ün Fatih'teki İsmailağa Camii'nde bıçaklanarak öldürülmesi, saldırganın da cemaat tarafından linç edilmesiyle ilgili soruşturma kapsamında gözaltına alınan 4 kişi Fatih Adliyesi'ne sevk edildi.
Bayram Ali Öztürk'ün öldürülmesi, saldırgan Mustafa Erdal'ın da cemaat tarafından linç edilerek hayatını kaybetmesiyle ilgili soruşturma çok yönlü sürerken, olaya karıştıkları iddiasıyla 4 kişi gözaltına alındı.
Asayiş Şube Müdürlüğü'ndeki sorguları tamamlanan şahıslar zanlı iddiasıyla Fatih Adliyesi'ne sevk edildi.

Çocuklar 2 yaşında...
Bilgisayarına çocuk pornosu indirdiği gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra serbest bırakılan TRT eski Genel Müdür Yardımcısı Serpil Akıllıoğlu'nun oğlu Kerem Akıllıoğlu hakkında, savcılığın itirazı üzerine tutuklama kararı çıkarıldı.
Geçen hafta "çocuk pornosu bulundurmak" suçlamasıyla gözaltına alındıktan sonra nöbetçi sulh mahkemesi tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan 32 yaşındaki Kerem Akıllıoğlu için, savcının itirazı üzerine Sarıyer Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklama kararı verildi. Kerem Akıllıoğlu'nun babası olan TRT eski Genel Müdür Yardımcısı Serpil Akıllıoğlu yeniden tutuklama kararıyla ilgili olarak "Polisler sabah 'tebligatımız var' diye geldiler. Kerem evde yoktu. Akşam çıktı ve henüz haberi yok. Kaçacak hali yok. Tıpış tıpış gidecek adamlara 'beni arıyormuşsunuz' diyecek. Burada bir kasıt yok, başka bir şey yok. Yargıcın da kötü niyeti yok. Herkesin başına gelecek olay çocuğun başına da geliyor" dedi.
ÇOCUKLAR 2 YAŞINDA
Söz konusu olay İspanya ve Almanya polisinin ortak yürüttüğü operasyonda yasaklı internet sitelerinden porno görüntü indirdikleri tespit edilen IP numaralarının Türkiye'ye bildirilmesiyle ortaya çıkmıştı. İstanbul AsayişŞube Müdürlüğü Bilişim Suçları Büro Amirliği'ne bağlı ekipler, bildirilen IP numaralarından ulaşılan adreslere baskın düzenleyerek evlerde bulunan bilgisayarlara el koydu. Bilgisayarların sekizinde çocuk tecavüzü ve iki yaşına kadar çocukların yer aldığı porno görüntülerin bulunduğu iddia edilirken, sorgularının ardından zanlılar adliyeye sevk edilmişlerdi. Kerem Akıllıoğlu savcılıkta söz konusu siteye yalnızca merak için girdiğini, görüntüleri bilgisayarına indirmediğini ve bu olay nedeniyle pişman olduğunu söyledi. Kerem Akıllıoğlu "müstehcenlik" suçundan tutuklanma talebiyle sevk edildiği nöbetçi mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Ancak Cumhuriyet Savcısı Osman Ali Tımartaş, önceki gün Kerem Akıllıoğlu'nun geçtiğimiz cumartesi günü serbest bırakılması kararına itiraz etti. Cumhuriyet Savcısı'nın itirazını değerlendiren Sarıyer Sulh Ceza Mahkemesi ise talebi yerinde bularak zanlı Kerem Akıllıoğlu hakkında yakalama kararı çıkarttı. Böylece grafiker Kerem Akıllıoğlu, görüldüğü yerde tutuklanacak.
SABAH

Askerî savcı Atabeyler’in gizli yargılanmasını istiyor
Genelkurmay Askerî Başsavcılığı, Atabeyler Çetesi’ne yönelik operasyonda tutuklanan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda görevli pilot yüzbaşı Murat Eren ile astsubaylar Yasin Yaman ve Erkut Taş’ın gizli yargılanmasını istedi.
Başsavcılık hazırladığı iddianamede, zanlılar hakkında Askeri Ceza Kanunu’nun 131/1. maddesi uyarınca, ‘zimmetli malzemeyi dışarıya çıkartmak’ suçundan 5’er yıla kadar hapis talebinde bulunmuştu. Daha sonra mahkemeye gönderdiği yazıda, iddiaların ‘askerî sır’ kapsamında olduğunu belirten savcılık, bu gerekçeyle yargılamanın ‘gizli’ yapılması talebinde bulundu. Ankara Eryaman’da polisin düzenlediği operasyonla ortaya çıkarılan ‘Atabeyler Çetesi’nin üyeleri 15 Eylül’de Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıkacak.
Cumhuriyet Savcısı Dilaver Kahveci tarafından hazırlanan iddianamede aralarında 2 yüzbaşı, 2 astsubay ile 2 emniyet müdürünün de bulunduğu 10 sanık hakkında 27 yıla kadar değişen hapis cezaları isteniyor. Savcılık iddianamede, Yüzbaşı Eren ve Astsubay Taş’ın diğer sanıklarla planladıkları eylemlerle hükümete karşı darbe hazırlığında olduklarını öne sürmüştü. İddianamede, eylem planlarının Yüzbaşı Murat Eren’in Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ortamın iyi olmadığı, ülkenin yönetim biçimi nedeniyle felakete götürüldüğü düşüncesiyle, ülkenin kötü gidişini durdurmak için harekete geçmesiyle başladığı belirtildi. Bu arada Yüzbaşı Eren, astsubaylar Yaman ve Taş ile Sauna Çetesi davasında yargılanan Yüzbaşı Gökhan Nuri Bozkır, Yüksek Askerî Şûra toplantısı sonucunda disiplinsiz hareketlerde bulundukları gerekçesiyle ordudan atılmışlardı.

Tarama sırası “Yargı ve temel haklar’da
Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinde 23’üncü fasıl olan yargı ve temel haklarla ilgili tanıtıcı tarama toplantısı, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan’ın da katılımıyla başladı.
AB Komisyonu’nda 3 gün sürecek toplantıda, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yargılamanın kalitesi ve hızı, yargı sürecindeki yasal haklar, yolsuzlukla mücadele politikası, temel haklar ve AB vatandaşlarının hakları gibi konularda topluluk müktesebatı ele alınacak.
İlgili fasılda AB Türkiye’den özellikle hakim ve savcı alımlarında Adalet Bakanlığı’nın etkisinin azaltılmasını, mahkemelerde savcılar ve savunma (avukatlar) arasındaki eşitlik ilkesinin gözetilmesini, son yıllarda önemli mesafeler alınsa da yolsuzlukla mücadelenin sürdürülmesini, temel hak ve özgürlüklerle ilgili reformlara devam edilerek, uygulamanın AB’ye uyumlu hale getirilmesini talep ediyor. Yargı ve temel haklar faslında Türkiye’deki yasal düzenlemelerin ele alınacağı ayrıntılı tarama toplantısı ise 11-13 Ekim’de yapılacak.
Türkiye bugüne kadar tarama süreci öngörülen 33 fasıldan 30’unda tanıtıcı ve 25’inde ayrıntılı tarama sürecini geride bıraktı. Türkiye-AB tarama sürecine, 11-12 Eylül’de bölgesel politika ve yapısal araçların kontrolü faslında tanıtıcı tarama toplantısıyla devam edilecek. Bu arada, Brüksel temaslarını sürdüren Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, yargı ve temel haklar faslındaki tarama toplantısının açılışına katıldıktan sonra, AB yetkilileriyle temasları için toplantıdan ayrıldı.
/ BRÜKSEL 08.09.2006

Vekiller AİHM'lik
Maganda kurbanı Alistair'in dedesi havaya ateş açan vekiller için AİHM'ye başvurdu.
Silahsızlanma kampanyası açan Alistair'in dedesi avukat Tuncer Eşsizhan, bir nişanda havaya ateş açan vekil Eyüp Fatsa ve Enver Yılmaz hakkında Türkiye'de reddedilen tazminat davasını AİHM'ye götürdü. Eşsizhan, "Her yıl bireysel silahlanma yüzünden 3 bin kişi ölüyor" dedi.
Milletvekilleri AİHM'ye şikâyet edildi
Foça'da 2 yıl önce şehir magandalarının kavgasının ortasında kalarak bebek arabasında kaza kurşunuyla yaşamını yitiren Alistair Grimason'un dedesi avukat Tuncer Eşşizhan, Fatsa'da bir nişan töreninde havaya ateş açan AKP milletvekilleri Eyüp Fatsa ve Enver Yılmaz'ı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikayet etti. Eşsizhan'ın iki vekil hakkında bin 100 YTL'lik tazminat isteğiyle açtığı açtığı dava hem yerel mahkeme hem de Yargıtay tarafından reddedilmişti. Avukat Eşsizhan, Türkiye'de adil yargılama yapılmadığını öne sürerek, "Dava, Ali Stair'in ölümünden kaynaklanan bir tazminat davası olarak algılandı ve illiyet bağı yokluğundan reddedildi. Oysa bu bireysel silahlanmaya karşı açılmış bir davaydı dedi.
Kadir KEMALOĞLU - İZMİR / MERKEZ

'PKK'da kadınlara işkence erkeklere infaz'
Malatya'da 8 ay önce yakalanan terör örgütü PKK üyesi 2 kardeşin, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmasına devam edildi. sanıkların ifadeleri PKK'nın içindeki işkence ve infaz olaylarını bir kez daha gözler önüne serdi.
Duruşmaya, Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesine bağlı Çalıköyünden 13 yıl önce terör örgütü PKK'ya katılan ve 20 Şubat 2006'da Kahramanmaraş'ta polis tarafından yakalanan Hatice ve Nejla Akkuş kardeşler ile sanık avukatları katıldı.
Mahkeme heyetince dinlenen kadın teröristlerden Hatice Akkuş, 13 yıl önce örgüte gönüllü olarak katıldığını, bir süre Irak'ın kuzeyinde dağ kadrosunda görev yaptığını belirterek, ancak bu süre içerisinde hiçbir silahlı eylemde bulunmadığını ileri sürdü.
Nejla Akkuş ise ablasının örgüte katılmasından bir yıl sonra köylerine gelen terör örgütü üyelerine yol göstermek için araçlarına bindiğini, ancak bu kişilerin bir daha kendisini köye geri götürmediklerini savundu.
Örgüt içerisinde zorla tutulan çok sayıda üye bulunduğunu anlatan Akkuş, ”Örgütten kaçma girişiminde bulunan kadınlara işkence ediyorlar. Birçok erkek üye de infaz edildi. Örgütte zorla tutulanlar öldürülme korkusuyla teslim olamıyor” diye konuştu.
Sanık avukatları da, müvekkillerinin örgüt içerisinde bulundukları süre içerisinde hiçbir silahlı eylemde bulunmadıklarını, bu nedenle “Etkin Pişmanlık Yasası”ndan yararlanmalarını talep etti.
Mahkeme heyeti, sanık ve avukatları dinledikten sonra, dosyadaki eksikliklerin giderilmesi, gerekli delillerin toplanmasına karar vererek, duruşmayı erteledi.

ROCHE DAVASI'NDA 'FIYAT DÜZENLENMESINE AB SORUSTURMA AÇTI' IDDIASI.
-Roche Ilaç AS'nin ithal ettigi Neupogen ve Kiytrill isimli ilaçlarin yüksek fiyatla satildigi gerekçesiyle açilan davada, Saglik Bakanligi Ilaç ve Eczacilik Genel Müdürü Mahmut Tokaç, ithal ve yerli ilaçlar arasindaki farki düzenlediklerini, düzenlemenin ardindan AB tarafindan sorusturma açildigini söyledi.
ISTANBUL(ANKA)-ROCHE Ilaç AS'nin ithal ettigi Neupogen ve Kiytrill isimli ilaçlarin yüksek fiyatla satilmasina iliskin açilan davada Saglik Bakanligi yetkilileri yeni bir iddia ortaya atti.
Aralarinda Saglik Bakanligi'nda görevli 6 bürokratin da bulundugu 8 tutuksuz sanigin, 'çete üyesi olmak, görevi kötüye kullanmak ve ihaleye fesat karistirmak' suçlamalarindan 6 ile 26 yil hapis cezasi istemi ile Istanbul 10'uncu Agir Ceza Mahkemesi'nde yargilandigi dava basladi. Davada, tutuksuz saniklar, Roche Ilaç AS'nin Ruhsatlandirma ve Resmi Iliskiler Direktörü Elif Aribal, Ankara Resmi Iliskiler Müdürü Mehmet Fatih Kaygusuz, Saglik Bakanligi Ilaç ve Eczacilik Genel Müdürlügü'nden Genel Müdür Mahmut Tokaç, Yardimcisi Saim Kerman, Fiyat Maaliyet Etüdleri Sube Müdürlügü'nden Eczaci Ethem Turgay Akugur, Güzin Sagis, Nesrin Minisker ve Nese Büyükkök ile avukatlari hazir bulundu.
FIYAT DÜZENLEDIK AB SORUSTURMA AÇTI
Durusmada dinlenen Mahmut Tokaç, Roche Sirketi'ne verilen fiyatlari kontrol etmedikleri iddiasinin gerçegi yansitmadigini söyledi.
Tokaç, 2000 yilinda yasanan ekonomik kriz döneminde, döviz fiyatlari yükseldigi için Saglik Bakanligi ve sektör arasindaki mutabakata varildigini ve firma, eczaci, depocu kar oranlarinin belli miktarlarda düsürüldügünü kaydetti.
Ithal ve yerli ilaçlarda karlilik farki olduguna isaret eden Tokaç, uygulama nedeniyle Avrupa Birligi'nin kendilerine sorusturma açtigini açikladi. Tokaç, AB sorusturmasi sonrasi, yeni bir kararname çikarildigini ve bu kararname ile yillik yaklasik 1 milyar YTL tasarruf saglandigini anlatti.
FEDAKARCA ÇALISTIK
Tokaç bu süre içinde fedakarlikla çalistiklarini savunurken, 'Bu süreçte yanimdaki çalisma arkadaslarim olaganüstü çalismalar göstererek kamunun tasarrufuna sebep oldular. Yanlislik fark edildikten sonra düzeltildi. O dönemde isler yogun oldugu için temel amaç yetistirmekti' diye konustu.
Avukatlarin, Roche hakkinda daha önce gerçeklestirilen inceleme dosyasi ile davanin birlestirilmesi talebi üzerine Mahkeme Heyeti dosyayi, Savci'nin mütalaasina göndererek durusmayi erteledi. (ANKA

Rahip Santaro davasında karar çıkmadı
Sancta Maria Katolik Kilisesi rahibi Andrea Santaro’yu öldürdüğü gerekçesiyle tutuklu bulunan O.A.’nın (16) davasında yine karar çıkmadı.
Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve 5 dakika süren dünkü duruşmanın ardından dava 19 Eylül tarihine ertelendi. O.A.’nın ilk duruşması 15 Mayıs’ta başladı O.A. 14 Haziran, 13 ve 27 Temmuz ile 11 Ağustos tarihlerinde hakim karşısına çıkmıştı. Trabzon, Cihan

Karun sanıkları hakim karşısında
Uşak Arkeoloji Müzesinde sergilenen Karun Hazinesi'nin en değerli parçalarından olan Kanatlı Denizatı Broşu'nun orijinalinin yerine sahtesinin konulmasıyla ilgili ilk duruşma Uşak Ağır Ceza Mahkemesi'nde başladı. Uşak E Tipi Kapalı Cezaevi'nde bulunan sanıklar eski Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu ve diğer sanıklar Mehmet P., Halil E., Fuat E., Fehmi İ., Ahmet D., Uğuz S., Suat Y. ile İsmail B., mahkemeye yoğun güvenlik önlemi altında getirildi. Haklarında 25 yıl hapis cezası istenen sanıklardan Uğuz S. ve Ahmet D. suçsuz olduklarını söyledi. Mehmet P. ise savunmasında broşun pazarlanmasıyla ilgili bilgisi olduğunu, bazı kişilerle görüşme yaptığını, ancak broşun müze eseri olduğunu bilmediğini iddia etti.

Eksik imza yüzünden bir kez daha sevgim soldu'
Konya'da ameliyat sırasında anestezi hatası nedeniyle bitkisel hayata giren Sevgi Öz'ün davasını Yargıtay, 'Duruşma tutanağındaki eksik imza' nedeniyle bozdu. BABA isyan ediyor; sesini duyurmak için ''www.sevgimsoldu.com'' adlı bir internet sitesi açtı.
Konya'da ameliyat sırasında anestezi hatası
nedeniyle bitkisel hayata girdiği öne sürülen Sevgi Öz'ün ameliyatındaki hatayla ilgili yerel mahkemenin verdiği kararı Yargıtay, 'Duruşma tutanağının üçüncü sayfasının mahkeme başkanı tarafından imzalanmaması' nedeniyle bozdu.Sevgi Öz'ün babası Muammer Öz, evinde eşi ve çocuklarıyla birlikte görüştüğü
gazetecilere, şu anda 6 yaşında olan Sevgi Öz'ün sakat kalmasında ihmali bulunduğunu öne sürdüğü sanıklardan anestezi teknisyeni İlyas Demirci'ye 76 YTL, anestezi uzmanı Rahime Orhan'a ise 153 YTL ceza verildiğini belirtti. Konya 3. Ağır Ceza Mahkemesinde geçen yılın Temmuz ayında verilen bu kararın ardından temyize gittiklerini ifade eden Muammer Öz, şunları söyledi:''Yüksek Sağlık Şurasının kararına istinaden bu karar verilmişti. Yani kızımın sakat kalmasında, hayatının sönmesinde, adeta et yığını haline gelmesinde 3/8 oranında anestezi uzmanı ve teknisyen, 5/8 oranında ise sağlık hizmeti dışındaki diğer unsurlar etkili oldu. Halen bu 5/8 orana sahip sağlık hizmeti dışındaki unsurlar nedir bilmiyoruz. Biz temyize aslında bunu öğrenmek için gittik. Aylardır Yargıtaydan yanıt bekledik.''
Bekledikleri yanıtın 15 ay sonra geldiğini ifade eden Öz, şöyle dedi: ''Yargıtay çok ilginç bir gerekçeyle kararı bozdu. Bunun için 15 ay beklendi. Bozma gerekçesi olarak duruşma tutanağının üçüncü sayfasının mahkeme başkanı tarafından imzalanmaması gösterildi. Kararın seyir yönlerinin incelenmediği belirtiliyor. İmzalar tamamlanacak. Mahkeme yine aynı kararı verecek, temyize gideceğiz ve 2 yıl daha bekleyeceğiz.''
-''SEVGİMSOLDU.COM'' ADIYLA İNTERNET SİTESİ KURDU-
Bu süre içinde kızını bu hale getirenlerin görevlerinin başında olacağını belirten Öz, 5 yıldır mücadele verdiklerini, ancak somut bir şey elde edemediklerini, bu durumun üzüntülerini biraz daha artırdığını söyledi. Öz, acılarını paylaşmak, kızının bir hata yüzünden düştüğü durumu tüm dünyaya duyurmak için ''www.sevgimsoldu.com'' adlı bir internet sitesi oluşturduğunu ifade ederek, şöyle konuştu: ''Burada kızımın fotoğrafları, görüntüleri yer alacak. Kızımla ilgili kararları verenler, bu siteyi ziyaret edip durumun ciddiyetini görsünler istiyorum. Mücadelem sürecek. İnsanların doktor, teknisyen ya da uzman yüzünden hayatının karartılmasını tek başıma da olsa önlemeye çalışacağım.'' Baba Muammer Öz, yaklaşık 5 yıl önce, SSK Konya Hastanesinde kalça çıkığı ameliyatı olan kızı Sevgi Öz'ün ameliyat sırasında ihmal sonucu sakat kaldığını öne sürerek, ameliyata katılan sağlık görevlileri hakkında dava açmıştı.
-YARGITAY'IN KARARI...-
Yargıtayın verdiği kararda şöyle deniliyor: ''Sanıklar Rahime Orhan, İlyas Demirci ve Mehmet Sakalsız'ın savunmalarının alınması şeklindeki esaslı işlemlerin yapıldığı 18.06.2003 günü oturuma ait duruşma tutanağının üçüncü sayfasının mahkeme başkanı tarafından imzalanmaması suretiyle CMK'nun 219/1 maddesine aykırı davranılması, Kanuna aykırı, sanıklar İlyas ve Rahime'nin müdafileri ile müdahil vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeyen hükmün bu sebepten dolayı 5320 Sayılı Yasanın 8/1. maddesi de gözetilerek, CMUK'nun 321 maddesi uyarınca 'bozulmasına' 26.06.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.''

‘Laiklik yeniden tanımlanmalı’ diyen Yargıtay Başkanı’na hukukçulardan destek
Yargıtay Başkanı Osman Arslan’ın yeni adli yılın açılışında yaptığı ‘laikliğin yeniden tanımlanması’ gerektiği yönündeki açıklamalarına baro başkanlarından destek geldi.
Arslan, önceki gün yapılan adlî yılın açılış töreninde, “Devletin laik olması ilkesini benimseyenleri, dinsiz olarak kötülemek ne kadar yanlış ise Cumhuriyet’e, Atatürk ilkelerine bağlı olan ve dininin gereklerini yerine getiren kişileri çeşitli sıfatlarla suçlamak da bir o kadar yanlıştır.” demişti.
Konya Baro Başkanı Hasip Şenalp, kişilerin değil, devletlerin veya kurumların laik olabileceğini söyledi. Laikliğin herkesçe kabul edilen bir tanımının yapılarak yasada yer verilmesi gerektiğini savunan Şenalp, laikliğin tanımındaki karmaşanın insanların birbirlerini hayali suçlarla suçlamasına zemin hazırladığı yorumunu yaptı. Hoşgörünün önemine değinen Şenalp, “İnsanlar neye inanırsa inansın ne ‘ateist’ ne ‘mürteci’ diye suçlama yapmak bu memlekette kimsenin hakkı ve haddi değildir.” dedi. Yargıtay Başkanı’nın laiklikle ilgili konuşmasını isabetli bulan Şenalp, “Kendini aydın sayan, ancak bu milletin değerlerinden uzak kimseler yasalarımızda laikliğin tarifini yapmaya bir türlü yanaşmıyorlar. İrtica, mürteci suçlamaları 1950 yıllarında da vardı. Yani 1950 yılındaki bu terminolojiyi bugün geri getirdiler. Onun için laikliğin tarifinin mutlaka yapılması, yasalarda yer alması gerekiyor. İnsanlar laik olamaz devletler, kurumlar laik olabilir.” dedi.
Kahramanmaraş Baro Başkanı İsmail Kahveci ise demokratik bir ülkede kimsenin birbirini suçlamaması gerektiğini kaydetti. Herkesin birbirine saygı göstermesinin birlikte yaşamanın gereklerinden olduğunu anlatan Kahveci, “İnsanlar birbirlerinin fikirlerini tasvip etmeyebilir; ama saldırgan, aşağılayıcı bir şekilde davranmaması, birbirini hazmetmesi lazım. Başörtüsü ve YÖK’teki çözümsüzlük insanların birbirlerini hazmedememesi yüzünden oluyor.” değerlendirmesinde bulundu. Kişilerin değil doğruların destekçisi olduklarını aktaran Kahveci, laikliğin uygulanırlığının kişilere göre değil herkesi içine alacak şekilde olması gerektiğini kaydetti.
Erzincan Baro Başkanı Avukat Hamit Sekman da herhangi bir grup veya dine mensup bir insanın toplumun huzurunu bozacak hal, davranış veya olayların içerisine girebileceğini belirterek, “Ancak bu kesinlikle topluma mal edilmemelidir. Sadece İslam dini değil, diğer dinlere mensup insanlardan da terör olayları içerisine giren kişiler olabilir. Bu durumda o dine mensup insanların tamamını ‘terörist’ diye nitelendirmek ne kadar yanlışsa İslam dininin gereklerini yerine getiren kişileri çeşitli sıfatlarla suçlamak da bir o kadar yanlıştır.” diye konuştu.
Yargıtay Başkanı Arslan’ın ‘dindarları çeşitli sıfatlarla suçlamayın’ şeklindeki konuşmasını yerinde bir tespit olarak değerlendiren Manisa Baro Başkanı Remzi Demirkol da, Türkiye’nin kritik dönemlerde laik-anti laik, Kürt-Türk, sağcı-solcu gibi gruplara ayrılarak dış güçler tarafından kullanılmaya çalışıldığını, bu durumun artık son bulması gerektiğini kaydetti.
08.09.2006
Ünal Livaneli - Musa Özyürek
Konya

Temyiz dilekçesine disiplin yargılaması
Hüsnü Tuna, 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nce müvekkiline verilen cezayı temyiz etti. İstanbul Barosu ise dilekçede yer alan ifadeler sebebiyle Tuna hakkında disiplin yargılaması kararı aldı.
İstanbul Barosu, Yargıtay’a gönderdiği temyiz dilekçesindeki ifadeleri nedeniyle Metin Kaplan’ın avukatı Hüsnü Tuna hakkında disiplin kovuşturması açtı. Kaplan’a verilen müebbet hapis cezasını temyiz eden Tuna, dilekçesinde yargılamayı yapan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi başkanının tarafsız davranmadığını öne sürünce disiplin suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Mahkeme Başkanı Metin Çetinbaş’ın şikayeti üzerine soruşturma açan baro, Tuna’nın savunmasını aldıktan sonra disiplin kurulunda yargılanmasına karar verdi. Yargıtay ise baronun disiplin suçu içerdiğine kanaat ettiği dilekçeyi kabul etti.
İslami Cemaatler ve Cemiyetler Birliği (İCCB) isimli yasa dışı örgütün lideri olduğu iddia edilen Metin Kaplan, Ekim 2004’te Almanya’dan Türkiye’ye iade edildi. Kaplan, yapılan yargılamanın ardından Haziran 2005’te ‘Anayasal düzeni cebir ve şiddet yoluyla bozmaya teşebbüs’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Yargılamayı yapan mahkemenin başkanı Metin Çetinbaş kararı açıklarken Atatürk’ün dinle ilgili sözlerinden örnekler verdi. Çetinbaş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkan isyanlar ve yakın dönemdeki Sivas olaylarından örnekler vererek, dinin sömürü aracı olarak kullanıldığını savundu. Avukat Tuna, kararı temyiz ederken Atatürk’ün sözlerinin hukuki bir karara gerekçe olarak gösterilemeyeceğini ifade etti.
Bunun üzerine Çetinbaş, Baro’ya yaptığı şikayette Tuna’nın, mahkeme heyetine yönelik avukatlık mesleği ile bağdaşmayan söz ve ifadeler kullandığını öne sürdü. Baro tarafından savunması istenen Tuna, “Yargılama süreci bir hukukçu gözüyle ve sanık vekili olarak takip edilmiş, yargılamayı zedeleyen ve taraflı kılan hususlar açıklanmış, kararın bozulması istenmiştir. Herhangi bir hakaret kastımız olamaz. Görevimizi yapmış bulunuyoruz.” ifadelerini kullandığı dilekçeyi Baro’ya sundu. Yargılama sürecinde ve temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü hususların savunma hakkı çerçevesinde ele alınması gerektiğini vurgulayan Tuna, söylediklerinin içinde hakaret teşkil eden beyan olmadığını dile getirdi. Baro Yönetim Kurulu da Haziran 2006’da yaptığı toplantıda Tuna hakkında disiplin yargılaması yapılmasına karar verdi. Yönetim kurulu, inceleme sonucunda avukatın temyiz dilekçesinde yer alan, “Karar, sanığa karşı duyulan siyasi ve ideolojik duygularla verilmiştir. Türk yargısında dindarları potansiyel tehdit ve düşman olarak görme anlayışı devam etmektedir. Kararda ‘Atatürk diyor ki’ başlığı altında zikredilen hususların hukuki bir değeri bulunmamaktadır. Mahkumiyet kararının hukuki bir gerekçe ile değil, Atatürk’e duyulan bağlılık hissi içerisinde verildiği kanaatini güçlendirmektedir ve Mahkeme başkanı yargılama süresince keyfî davranıp, yargı kurumunu ideolojik ve siyasi görüşüne alet etmiştir.” şeklindeki sözlerini mahkeme başkan ve üyelerine hakaret olarak kabul etti. Avukatın yargıya yönelik haksız ve saygısız saldırıda bulunduğunu ileri süren Baro Yönetim Kurulu, bu davranışların meslek kurallarına aykırı bulunduğunu beyan etti.

Memur zammı adlı tatile takıldı
Memur zammı konusunda Uzlaştırma Kurulu’nun dün kararını açıklaması gerekiyordu. Ancak ‘adli tatil’ yüzünden herhangi bir karar alınamadı. Uzlaştırma Kurulu tarihinde ilk kez böyle bir gecikme yaşandı.

MEMURUN dün hükümetle son kez biraraya gelerek sonuçlandırmayı beklediği zam görüşmelerine ‘tatil’ gölgesi düştü. Mevzuat uyarınca başvuru süresinin dolduğu 1 Eylül’ü izleyen 5 günün sonunda çalışmalarını tamamlayarak kararını açıklaması gereken Uzlaştırma Kurulu, önce ‘hafta sonu tatili’, sonra da ‘Adli Tatil’ nedeniyle gecikmeli toplandı. Kurul üyeleri, yetkili memur konfederasyonlarının temsilcileriyle dün yaptıkları görüşmede gecikmenin nedenine ilişkin sorulara, ‘Cumartesi-pazar hafta tatiliydi. Çalışmaların başlangıç tarihi olarak pazartesi gününü alabilirsiniz’ yanıtını verdiler. Uzlaştırma Kurulu’na atanan 4 yeni üyenin göreve başlamalarının gecikmesinin de süreci uzattığı belirtildi. Öte yandan Uzlaştırma Kurulu’na başkanlık eden Yargıtay 9. Daire Başkanı Osman Güven Çankaya, Adli Tatil’in sona erdiği önceki gün (çarşamba günü) göreve başladı. Taraflardan yetkili konfederasyon başkanları da, Çankaya’nın göreve gelmesinin hemen ardından görüşmeye davet edildi. Dün yapılan görüşmede, konfederasyonlardan talepleri yazılı olarak alındı. Memur konfederasyonlarının yetkilileri, Uzlaştırma Kurulu’nun en geç önümüzdeki hafta içi kararını açıklamasını beklediklerini, karar açıklandıktan sonra da davet üzerine Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin ile tekrar masaya oturacaklarını kaydettiler.
KIYMET SEZER 08.09.2006

Reha Muhtar'ın Mehmet Ali sınavı
Reha Muhtar, kendisini arayıp "Yargısız infaz yapılıyor" diyerek serzenişte bulunan Mehmet Ali Erbil'in feryadını köşesine taşıdı. "Program yapacak onun için savunuyor” endişesine rağmen Muhtar ATV'ye mesaj vermeden edemedi.
Sabah sabah Mehmet Ali Erbil aradı... “Mankenin defilede göğüs ucu açıldığında iş kazası oluyor... Ben aylardır bu ülkede asılıyorum... Yetmedi mi günah değil mi” diye serzenişte bulundu...
Duruma ve çıkarına göre konuşanlardan hiç haz etmem...
Şimdi Mehmet Ali’yi savunsam “program yapacak onun için savunuyor” diyecekler...
Kendisi de çok iyi bir avukat olan Sabah ve atv Grubu’nun Başkanı sevgili Kenan Tekdağ’a bir tek şey söyleyeyim...
atv’nin avukatları Mehmet Ali’den yaptığı bu hata karşılığı 5 milyon dolar isterken, çok ilginç bir tez öne sürmüşler:
“Öndeki kişinin şortunu indirdikten sonra sunucu (Mehmet Ali) ” yayınlandı mı? “ diye sormuştur... Bu da olayı kasıtlı yapma ihtimalini güçlendirmektedir...” demişler...
Canlı yayında Allah korusun kimin başına buna benzer bir olay gelse, ilk sorusu “yayına yansıdı mı?” olur...
Yayına yansımasını istediğinden değil, paniklediğinden ve son bir umut yayına yansımamış olmasını umduğundan bu soruyu sorar...
Mehmet Ali’nin “yayınlandı mı?” sorusu olayın kasıtlı değil, tamamen kasıt dışı yaptığını gösteriyor bence...
Kim kime ne öder bilmem... Karışmam da...
Ama 30 yıllık yayıncı olan Mehmet Ali’nin bunu bilerek yaptığına mümkün değil inanmam...
Vatan

Tacizle suçlanan müdüre saldırı
Kars'ın Digor ilçesinde bir kadın öğretmene tacizde bulunduğu iddiasıyla hakkında soruşturma açılan İlçe Mili Eğitim Müdürü Enver Batur, ilçe halkının saldırılarına maruz kaldı. Bir vatandaşın domates atarak saldırdığı müdürü, diğer vatandaşlar tekme ve yumruklarla darp etmek istedi. Olay yerine gelen polis olası bir linç girişimini engelledi. Digor'a bağlı Bacalı Köyü İlköğretim Okulu'nda görev yapan G.D. adlı kadın öğretmen, 4 Eylül günü ilçe Emniyet Müdürlüğü'ne, ardından Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunarak, İlçe Milli Eğitim Müdürü Enver Batur'un, kendisine elle ve sözle tacizde bulunduğunu iddia etmişti. Kars Milli Eğitim Müdürlüğü olayın araştırılması için ilçeye iki müfettiş gönderdi. Müfettişler taciz iddiasında bulunan öğretmen ile İlçe Milli Eğitim Müdürü Batur'un ifadelerini aldı.
Murat
TAŞDEMİRCİ KARS / MERKEZ

Ankara'nın göbeğinde 2. VAKA
Kızılay'da kadınların etek altı görüntülerini çeken teknisyene suçüstü...
Cep telefonuyla kadınların etek altı görüntülerini çeken hastane teknisyeni, polis tarafından suç üstü yakalandı.
Emniyet Müdürlüğü Asayiş Müdürlüğüne bağlı yunus ekipleri, Kızılay'da devriye gezerken bir kişinin şüpheli hareketlerini tespit ederek takibe aldılar. Söz konusu kişinin, üst geçidi kullanan kadınları takip ettiğini gören yunus ekipleri, Mutlu G. (39) adlı kişiyi gözaltına aldı. Bu kişinin elinde bulunan gazetenin içerisinde ele geçirilen kameralı cep telefonunun çalışır durumda olduğu görüldü.
Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvuran polis, cep telefonunu incelemek için mahkeme kararı aldı. Yapılan inceleme sonucunda, bir hastanede teknisyen olarak çalışan Mutlu G'nin cep telefonundan çok sayıda kadının etek altı görüntülerinin çekildiği
saptandı. Asayiş Şube Müdürlüğü Ahlak Büro Amirliğinde gözaltında tutulan kişinin, ''cinsel taciz, özel hayatın gizliliğini ihlal'' suçlamasıyla mahkemeye gönderildiği bildirildi.
DAHA ÖNCEKİ OLAY
Çantasına yerleştirdiği gizli kamerayla kadınların etek altı görüntülerini çeken bir mühendis, Kızılay'da suçüstü yakalandı
ANKARA - Çantasına yerleştirdiği gizli kamerayla kadınların etek altı görüntülerini çeken bir mühendis, Kızılay'da suçüstü yakalandı. İhbar üzerine Çankaya polisinin gözaltına aldığı, Gazi Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunu A.M.T.'yle birlikte, gizli kamera yerleştirilmiş çantası da ele geçirildi.
A.M.T.'nin, çantanın üst kısmını keserek buraya bir gizli kamera yerleştirdiği ve bu kamerayla Ankara metrosunun merdivenlerinde kadınların etek altı görüntülerini kaydettiği anlaşıldı. Bu yolla kaydedilmiş çok sayıda görüntü ele geçirildi. A.M.T., çekimleri, internet sitelerindeki benzer görüntülerden etkilenerek yaptığını söyledi. Özel hayatın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle adliyeye sevk edilen A.M.T., burada tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
(23 Ağustos 2006 Çarşamba)

‘Hanımağa’, Reina’yı tehdit davasında serbest
Eski polis memuresi Güniz Akkuş, ‘telefonla hakaret ve tehdit, silahla tehdit, ruhsatsız silah taşımak ve kasten yaralamaya teşebbüs’ suçlarından yargılandığı davada tahliye edildi.
İstanbul 16. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada tutuklu sanık Akkuş, ‘telefonla hakaret ve tehdit’ suçlarını kabul etmediğini belirterek, suç işleme kastının bulunmadığını söyledi. Hakimin, tehdit ve hakaret suçlarının uzlaşmaya bağlı olduğunu hatırlattığı Akkuş, uzlaşmayı kabul edince savcının görüşüyle tahliye edildi. Akkuş, ‘çıkar amaçlı suç örgütü kurmak’ suçundan tutuklu hali sürdüğü için cezaevine gönderildi. İstanbul, Cihan

D Ü N Y A D A N

Beckenbauer'in işini bir avukat yapacak
Almanya Futbol Federasyonu'nda (DFB), başkanlığa eski bir avukat olan 61 yaşındaki Theo Zwanziger getirildi
Eski bir avukat olan 61 yaşındaki Theo Zwanziger'in, başkanlık için tek aday olduğu ve DFB'de yapılan seçimde 250 oydan 249'unu alarak başkanlığa getirildiği belirtildi.
İlk olarak 2004 yılında federasyon başkanı Gerhard Mayer-Vorfelder'in yardımcılığıyla federasyona giren Zwanziger, aynı zamanda Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapıyor.
2006 Dünya Kupası'na evsahipliği yapan Almanya'da, organizasyon komitesi ikinci başkanı olan Zwanzinger, konuyla ilgili olarak, ''Tüm gücümü futbolun hizmetine sunmak için herşeyi yapacağım'' dedi. Zwanziger ayrıca, amatör kulüpler ile Birinci Lig (Bundesliga) arasındaki iletişim, bayan futbolu ve yabancı oyuncu konularına eğileceğini kaydetti.
AA

Göçmen yasasını davetle protesto etti
Fransa milli takımının siyahi oyuncusu Lilian Thuram ülkede aylardır süren kaçak göçmen tartışmalarına katıldı. Çarşamba gecesi başken Paris'te oynanan Fransa-İtalya maçına 200 evsiz kaçak göçmeni davet etti. İki haftadır Paris'te bir spor salonunda yaşayan göçmenleri çağırması siyaseti karıştırdı. Spor Bakanı Jean-François Lamour, sporcuların kimi isterlerse davet edebileceklerini söyledi. Sağcı MPF milletvekili Philippe de Villiers "Futbolcuların işi oynamak. Fransızlar işsizlik ve evsizlikle boğuşurken kaçaklara bu kadar hak tanınmasını anlayamıyorum" dedi. Maça giden göçmenlerden Fidele Nititema, "Fransa takımı Fransa'yı yansıtıyor. Rengimiz ne olursa olsun biz de parçasıyız" dedi.

Davayı kaybeden Rumlar temyiz telaşında

İngiliz David-Elizabeth Orams çiftinin KKTC’deki evleriyle ilgili bir Rum vatandaşı tarafından İngiliz Yüksek Mahkemesi’nde açılan davayı kazanmaları, Rum tarafını tedirgin etti.

Kararı temyize götürmeye hazırlanan Rumlar, oradan sonuç çıkmaması durumunda Adalet Divanı’na başvuracak. Rum tarafı, bu şekilde kesin olarak sonuçlanması durumunda davanın adada çözüm bekleyen en önemli konulardan biri olan ‘mülkler meselesi’ni ciddi şekilde yaralayacağını kaydediyor. KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Cumhurbaşkanı sıfatıyla resmî olarak ziyaret ettiği Pakistan dönüşü konuyla ilgili yaptığı açıklamada kararın Kıbrıs Rum Yönetimi’nin kuzeyde herhangi bir yaptırım ve yargı yetkisinin olmadığını gösterdiğini söyledi. Talat, “Kıbrıs sorunu çözülmeden yasal yollarla mülkiyet sorunu çözümlenemez.” dedi. Rum basını kararı manşetlerine taşırken Fileleftheros gazetesi, “Gaspçılara destek-İngiliz mahkemesi Kıbrıs Rum mallarının istismar edilmesine olanak sağlıyor” başlığını kullandı. İngiliz basını ise kararı “aynı durumdaki binlerce kişiye rahat nefes aldırtan bir gelişme” olarak yorumladı. Daily Telegraph, kararın bölgeye yatırım yapmaya hazırlanan İngilizler için de önem taşıdığını kaydetti. Dış Haberler Servisi


Sarkozy Avrupa vizyonunu anlattı

Fransa'da Cumhurbaşkanlığı yarışının önde gelen isimlerinden İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, Brüksel merkezli Friends of Europe (Avrupa'nın Dostları) adlı düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmada, Avrupa vizyonunu açıkladı.


Nicolas Sarkozy

Sarkozy, Türkiye için imtiyazlı ortaklık önerisini yineledi

Sarkozy, Fransa ve Hollanda'da yapılan referandumlarla reddedilen Avrupa Anayasası'nı, "anayasa" ifadesini kullanmadan, yeniden canlandırmak amacıyla, Birlik içinde yapılması gereken reformlar konusunda, üye ülkeler arasında bir "mini anlaşma" yapılması gerektiğini söyledi.


Siyaset bilimci Samim Akgönül'le Sarkozy'nin 'Türkiye'ye bakışını' tartıştık

Fransa'da seçmenin referandumda 'hayır' oyu kullanmasının Avrupa Birliği'ni bir krize sürüklediğini belirten Sarkozy, "Bu açık, ani ya da gürültülü bir kriz değil. kriz sessiz ve derinde" dedi.

Konuşmasında, Avrupa Birliği'nin genişlemesi konusundaki görüşlerini de anlatan Sarkozy, Türkiye'ye tam üyelik statüsü verilmemesini ve Türkiye hava ve deniz limanlarını Kıbrıs'ın kullanımına açana kadar tüm müzakerelerin askıya alınması gerektiğini savundu.

Avrupa Birliği'nin bir dışişleri bakanı olması gerektiği görüşünü savunan Nicolas Sarkozy, üye ülkelerin Avrupa Komisyonu üyelerini atama hakkının kaldırılması ve Avrupa Birliği'nin kararları konusunda üye ülkelerin veto hakkının kaldırılması gerektiğini söyledi.

Fransa İçişleri Bakanı Sarkozy, konuşmasında, Avrupa Birliği bütçesinin, Avrupa Birliği kaynaklarıyla oluşturulması gerektiğini, bunun üye ülkelerin bütçelerinden bağımsız olması gerektiğini savundu.

Bu konudaki çalışmaların 2008 yılının ikinci yarısında birliğin dönem başkanlığını alacak olan Fransa'nın en büyük önceliği olacağını söyledi.

Fransa İçişleri Bakanı olarak görevde olduğu dört yıl boyunca adalet, göç ve içişleri konusunda oybirliği esasına dayanan mekanizmanın karar alma sürecini nasıl imkansız hâle getirdiğini gördüğünü belirten Sarkozy, "Avrupa'nın kaybedecek zamanı kalmamıştır" dedi.


CIA'in Bin Ladin biriminde çark

ABD Senatosu, El Kaide lideri Usame Bin Ladin'i bulmakla görevlendirilmiş olan, fakat iki ay önce feshedilen bir istihbarat birimini yeniden faaliyete geçirme kararı aldı.


Usame bin Ladin
Ladin'e ait bir bant dün yayımlandı

Kararın arkasındaki başlıca isimlerden olabn demokrat senatör Byron Dogan, bu kararın El kaide liderini adalet önüne çıkarmayı sağlayacağını savundu.

Temmuz ayında CIA yetkilileri, söz konusu birimi El Kaide mensuplarının artık liderlik kadrosundan bağımsız hareket ettiği gerekçesiyle kapattıklarını açıklamışlardı.

1996 yılında kurulan birimin üyeleri CIA içinde değişik bölümlere dağıtılmıştı.

Bu gelişmeden kısa süre önce, Arap televizyonu El Cezire, Usame Bin Ladin'in daha önce ortaya çıkmamış bir video bantını yayımladı.

Televizyon, bantta Bin Ladin ile görüşürken görülen grubun 11 Eylül saldırısını düzenleyen hava korsanları olduğunu bildirdi.

Dağlık bir alanda koyu renk bir giysi ve beyaz bir takke ile yürürken görülen Bin Ladin, grubu güleryüzle karşılıyor.

Bantta duyulan bir ses, bu kişilerin kendilerini göreve hazırlayan korsanlar olduğunu belirtiyor.

Bant 11 Eylül saldırılarının beşinci yıldönümüne bir kaç gün kalmışken yayımlandı.

Bin Ladin bantta ayrıca saldırıların planlayıcısı olmakla suçlanan Remzi Binalşib ile görüşürken görülüyor.

Binalşib son üç yıldır ABD gözetimi altında. ABD Başkanı Bush dün Binalşib ve 13 zanlının Guantanamo Üssü'ne nakledileceğini söylemişti.

El Cezire kanalı ayrıca, 19 hava korsanından bazıları tarafından kaydedilen intihar bantlarını yayımladı.

Kanal bu bantlara nasıl ulaştığını açıklamadı.

Kanal, daha erken saatlerde de Irak'ta faaliyet gösteren El Kaide'nin yeni liderine ait olduğu öne sürülen bir ses bantı yayımlamıştı.

Kanalın Ebu Hamza el Muhacir'e ait olduğunu duyurduğu bantta konuşan kişi, Müslümanlara Irak'taki isyancılarla birlik olma çağrısı yapıyor.

Bantta "bir an bile zaferden şüphe duymuyorum. Savaş daha yeni başlıyor" deniyor.


Sünniler de federasyon için meclise teklif verdi

Irak'ta sokaklarda mezhep çatışmaları can almaya devam ederken mecliste de "parçalanma" tartışmaları sürüyor. Şiiler'in ülkenin güneyinde özerk bölgeler kurulmasını öngören yasa teklifi hazırlaması üzerine Sünniler de adım attı. Tatil dönüşü toplanan mecliste Kürt, Süni ve Şiiler arasında gerilim tırmanıyor. Kuzey Irak'ta Irak bayrağının indirilmesi sonrası ipler gerildi.

'ÇÖKÜŞE AYLAR KALDI'
Meclis sözcüsü Mahmud el Meşhedani sert çıktı: "Uzlaşmak için en fazla 3-4 ayımız var. Eğer başaramazsak bu ülke çöker..." Geçici Irak anayasası, ülkenin federal yapıya kavuşmasını ve 18 ilde özerk bölge kurulmasını öngörüyor. Sünniler, zengin petrol yataklarının bulunduğu kuzeyin Kürtlere, güneyin Şiilere verilmesiyle zenginliklerden mahrum kalmaktan korkuyor... M. Meşhedani


Putin'in 3. kez seçilmesi için referandum isteyenler 'yasa' engeline takıldı

Rusya'da Devlet Başkanı Vladimir Putin'in göreve üçüncü dönem için aday olabilmesine ilişkin tartışmalara Merkez Seçim Kurulu son noktayı koydu.

Rusya Merkez Seçim Kurulu Başkanı Aleksandır Veşniakov, basın toplantısında,Putin'in üçüncü kez aday olabilmesi için referandum düzenlenmesi yönündeki bazı
milletvekillerinin önerisine, "Bunun için artık çok geç" karşılığını verdi. Veşniakov, Rusya'daki Seçim Yasası'nın, devlet başkanlığı veya parlamento seçimlerinin yapılacağı yıl içinde referandum düzenlenmesini yasakladığını belirtti. Seçim Kurulu Başkanı, ''Duma seçimleri Aralık 2007'de, devlet başkanlığı seçimleri de 2008 yılında yapılacak. Referandumlarla ilgili federal yasayı ihlal etmeden bu zaman dilimi içinde böyle bir referandum yapılması pratik olarak imkansız görülüyor'' diye konuştu.Parlamentonun alt kanadı Duma'daki bazı milletvekilleri, Putin'in üçüncü kez aday olması için referandum yapılması önerisini getirirken, Rusya'nın St.
Petersburg kentinde de halk, Putin'in bir kez daha aday olabilmesi için imza toplamaya başladı. Tüm bu gelişmelere karşılık Putin, çeşitli vesilelerle yaptığı
açıklamalarda, bir kişinin üst üste iki kez devlet başkanlığı yapmasına izin veren Anayasanın değiştirilmemesi gerektiğini söylemişti.


Rus generale yolsuzluk cezası

Rusya’da bir general ve 6 polis yetkilisi, yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle 15 ile 20 yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırıldı.

Moskova Bölgesi Askeri Mahkemesi’nde bugün yapılan duruşmada, Acil Durumlar Bakanlığı’nda görevli General Yuri Ganeyev ve 6 üst düzey polis yetkilisi görevlerini kötüye kullanmak, organize suç gruplarında yer almak ve yasa dışı patlayıcı bulundurmak gibi suçlardan mahkum edildi.

Mahkeme General Ganeyev için 20 yıl diğer üst düzey polis yetkililerine de 15’er yıl ağır hapis cezası verdi. Mahkeme ayrıca, sanıkların rütbelerini de sökerken, şu ana kadar aldıkları başarı madalyalarının da iadesini kararlaştırdı.

Ganeyev ve diğer zanlılar, masum olduklarını belirterek kararı temyiz edeceklerini açıkladılar.

General ve polis arkadaşları 2003 yılında düzenlenen bir operasyonda, mevkilerini kullanarak işadamlarından para almak suçlamasıyla gözaltına alınmışlardı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, geçen Mayıs ayında yolsuzluğun ciddi bir sorun olduğunu ve bununla ciddi bir şekilde mücadelede edileceği sözü verirken, araştırmalar Rusya’da yolsuzluğun ve rüşvetin yaygın bir şekilde devam ettiğini gösteriyor.

/ MOSKOVA

08.09.2006


Amerikan askerlerine 'çuval yasağı'

Pentagon, Türk-Amerikan ilişkilerinde hálá unutulmayan çuvalın varlığını ortadan kaldırmaya karar verdi. Yeni gözaltı ve sorgulama kurallarına göre kafaya çuval geçirmek, soymak, köpekle korkutmak, suya batırmak yasak.
(8 Eylül 2006 Cuma)

KUZEY Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçiren, Guantanamo’da ve Ebu Garib’de mahkumlara işkence yapan ordu mensupları yüzünden ağır eleştirilere maruz kalan Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı), askeri gözaltı ve sorgulama kurallarını değiştirdi. Yeni kurallara göre, insanları soymak, kafalarına çuval geçirmek, köpeklerle korkutmak gibi metotlarla sorgulama yapılması yasaklandı.

Pentagon yetkilileri, 1992’de hazırlanan ABD Kara Kuvvetleri Komutanlığı Sahra Talimatnamesi’nde bazı değişiklikler yaptı. Talimatnamede, işkence, zulüm, insanlık dışı ve aşağılayıcı davranışlar yasaklandı. Ancak talimatname eskiden beri uygulanagelen 16 sorgulama tekniğini muhafaza ederken bunlara 3 tane daha ekledi. İstihbarattan sorumlu Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korgeneral John Kimmons, "İşkence ile alınan ifadelerden sağlıklı bilgi elde edilemez. Baskı altında verilen ifadelerin güvenilirliği kuşkuludur. Ayrıca işkence olaylarının kamuoyuna yansıması iyi değil" dedi.

Pentagon, yayınladığı başka bir talimatla da "yasa dışı düşman savaşçıları" adıyla El Kaide ve Taliban gibi tutukluların normal savaş esirlerinden daha az haklara sahip olacağını bildirdi. Bununla birlikte, Cenevre Konvansiyonu uyarınca ABD Yüksek Mahkemesi’nin Haziran’da aldığı karara göre böyle tutuklular da insanlık dışı muameleye karşı korunacaklar.

Önemli bir ayrıntı da bu kurallar, Başkan Bush’un teröristleri sorgulama programına devam edeceğini açıkladığı CIA için geçerli değil. CIA’in sorgulamalar için "alternatif yöntemleri" bulunduğu belirtiliyor.
HÜRRİYET


Y A Z A R L A R


Hangi laiklik?

Taha AKYOL - MİLLİYET


YARGITAY Başkanı Osman Arslan, adli yılı açış konuşmasında bir laiklik tanımı yaptı. Arslan'ın bu tanımı ile Anayasa Mahkemesi'nin laiklik tanımı arasında bazı farklar var.
Arslan'ın tanımı şöyle:
"Laiklik dinin devlet işlerine, devletin ise din işlerine karışmaması, her ikisinin birbirinden ayrılması anlamına gelir..."
Arslan, bu tanımdan hareketle, laikliğin iki unsurunu vurguluyor. Biri, "siyasal" niteliklidir: Din, devleti yönetemez; devlet, dini yönetemez. Devlet bütün dinlere eşit mesafededir. Esasen din, gerçek kişilerle ilgilidir, tüzel kişiliklerin ve devletin dini olamaz...
Laikliğin ikinci unsuru, "kişilerin iç dünyası" ile ilgilidir, din ve vicdan özgürlüğünü içerir.
Arslan'ın bu tanımı doğrudur, Anayasa'nın 24. maddesine de uygundur. Bu madde de laikliği "devlet" odaklı olarak tanımlıyor: "Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzeni kısmen de olsa dine dayandırılamaz, siyasi amaçla kullanılamaz..."
Çünkü siyaset de devlet odaklı bir faaliyettir.

Otoriter laiklik
Anayasa Mahkemesi ise, "din ve devlet işlerinin ayrılması" şeklindeki laiklik tanımını "dar" buluyor, toplum odaklı bir tanım yapmaya çalışıyor. Bununla yetinmeyip, laikliğin "her dinin özelliğine göre" tanımlanacağını söylüyor:
"Klasik anlamda, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması biçimindeki tanıma karşılık, İslam ve Hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklar gereği, ülkemizde ve Batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar da ayrı olmuştur." (Karar no: 1998/1)
Batı'daki laiklikler tarihini göz ardı eden bu yaklaşımı benimsersek, Türkiye çoğunluğu Hıristiyan olmadıkça Batılı (liberal) bir laikliğe hiç kavuşamayacaktır!
Yüce Mahkeme özgürlüklerin laikliği yok edebileceğinden korkuyor, "laikliği özgürlüğe kıydırmamak" gibi 'veciz' bir gerekçeyle otoriter bir laiklik anlayışını benimsiyor. (Karar No: 1989/12)
Yekta Güngör Özden gibi, Cumhurbaşkanı Sayın Sezer de konuşmalarında bu otoriter laiklik savunusunu sürdürüyorlar.

Liberal laiklik
Anayasa Mahkemesi kararlarında "uygarlık, özgürlük, bilim, akıl, akılcılık, çağdaşlık, çağdaş yaşam felsefesi" gibi kavramlarla laik arasındaki ilişki anlatılarak laikliğin bu "felsefi" muhtevası, bağlayıcı ve zorlayıcı bir "hukuki norm" gibi algılanmaktadır.
Halbuki liberal demokrasilerde "doğru felsefe" de zorlayıcı bir norm haline getirilemez.
Laiklik konusunda bağlayıcı ve zorlayıcı norm, Anayasa'nın 24. maddesindeki devlet odaklı tanımdır.
Laiklik hukuken "devlet" odaklı bir kavramdır, toplumsal alan ise özgürlükler ve çoğulculuk alanıdır.
Mesela: AİHM'ye göre toplumda dini cemaatlerin bulunması ve bunların din kurallarına göre yaşaması, propaganda yapması, laikliğin din ve vicdan özgürlüğü tanımına uygundur. (Bkz. Emre Öktem, Uluslararası Hukukta İnanç Özgürlüğü, sf. 376 vd. Liberte Yayınları)
Böyle bir özgürlük, bizim Anayasa Mahkemesi içtihatlarına göre imkânsızdır! Bizde özgürlüğün 'sekülerleştirici' işlevi yeterince fark edilmediği için, "laikliğe kıyacağı" sanılmaktadır.
Türkiye geliştikçe, elbette demokrasimiz gibi laikliğimiz de liberalleşecektir.

t.akyol@milliyet.com.tr


Memur Gelir Vergisi ödemez!

Deniz Gökçe - AKŞAM

Vergi konusu ülkemizin değerli vatandaşlarının iyi anladığı konulardan biri değildir. Nereden çıkardın bunu demeyin. Hükümet ile kamu çalışanlarının zam konusunda diyalog (veya diyalogsuzluk (?)) içinde olduğu dönemde bir gazetede ekonomi haberleri yazan Ö. Demirkan kardeşimiz, memurları konuşturmuş ve söylemlerini sayfaya taşımıştı. Memur Recep Bey 'Ödediğim vergi aylık 481 YTL. Kapalıçarşı'daki dükkanlar bu kadar ödemiyor!' demiş!

Peki bu ifade doğru mu? Tabii kökünden yanlış. Bizim bu konuda söyleyeceğimiz çok şey var. Genelde söyleyeceğimiz gerçekler, memurları kızdırmasına kızdırır ama, gene de gerçeği söylemek gerekli.

Baylar, bayanlar; memurlar Gelir Vergisi ödemezler! Burada memur ve Gelir Vergisi kelimeleri önemli!

Peki neden? Düşünün, bir memurun maaşı brüt 100 ve net 50 olsun. Bu kişi 50 vergi ödediğini sanır.

Ama bu kişinin devlet bütçesinde nasıl yer aldığını düşünelim. Maaşı brüt 100 olarak gider bölümünde yer alır. Ödediği vergi de 50 olarak gelir kısmında. Netleştirdiğiniz zaman, memur kişinin devlet ile ilişkisi sadece net gider olarak 50 sayısıdır, memurun dramı düşük net 50 ücrete çalışıyor olmasıdır. Buna razı olmasıdır. Çünkü diğer 50, devletin bir cebinden çıkar diğer cebine girer. Dolayısıyla devlet memurları düşük net ücrete çalışan ve bütçeye sıfır Gelir Vergisi katkısı yapan kimselerdir. Memurlar Gelir Vergisi ödemezler, sadece alışveriş yaptıkları zaman ödedikleri satış vergisi, KDV gibi dolaylı vergileri öderler. Halbuki o memurla aynı işi özel sektörde yapan kişi, devlete bal gibi Gelir Vergisi öder. Bu nedenle memurların yüksek Gelir Vergisi ödedikleri tezi tamamen yanlıştır.

Tabii ülkemizde Gelir Vergisi tahsilatı düşüktür. Çünkü vergi oranları çok yüksektir. Bu da ülkemizde kayıtdışının, genel yaşam tarzı olması sonucunu getirmiştir. Tüm dünyada 1980 sonrasında bir devrim olmuştur. Sanayileşmiş birçok ülkede vergi oranları düşürülmüştür. Bu da kayıtdışında bir azalma getirmiştir. Ancak Türkiye'de 1987 seçimlerinden başlayarak yeniden popülizm hakim olmuş ve bu süreçte devlet çökmüştür. Devlet büyük açık ve borç sorununa girince vergiler düşürülmediği gibi en gayri adil vergi olan su, elektrik, gaz, telefon, benzin vergileri kişileri ve kurumları boğmuştur. Ancak devlet kendisini kurtardıktan sonra vatandaşlar vergi yükünden kurtulabilirler.

Aşağıda dünyada çeşitli ülkelerde en üst düzey Gelir Vergisi oranları var. Listede 1980 yılından 2004 yılına gerçekleşen değişime bakın. Türkiye bunu yaşayamamıştır.


Bankalarımız neden yabancılaşıyor?
Prof.Dr. Aydın AYAYDIN - SABAH

Bankacılık sektöründe yaşanan olumsuzlukların ardından 2000 yılının başından itibaren 20'nin üzerinde banka 'fon' a alındı. Bankaların hakim ortakları ve yöneticileri hakkında ceza ve hukuk davaları açıldı. Bu bankalardan bazılarının hakim hissedarları banka kaynaklarını kendi grup şirketleri lehine kullandıkları gibi, bazılarının da tamamen ekonomik krizden kaynaklanan likidite sıkışıklığından kaynaklandığı kanısındayım. Ancak hepsine birden 'hortumcu' damgası vurulduğu için suçlu suçsuz ayırımı yapılmadı ve sapla saman birbirine karıştı.
Bu sürece kadar Türk bankacılık sistemi içinde yabancıların toplam aktif itibarı ile payı yüzde 2 iken bugünkü resmi kaynaklar yüzde 16.3 olarak gösteriyor. Ancak bu oranın, mevduat ve şube sayısı olarak dikkate alınırsa yüzde 20'ler düzeyinde olacağı anlaşılıyor. Kaldı ki, Akbank'ın yüzde 20'lik bölümü ile Halk Bankası' nın da satışı gündemde. Bunların da yabancı sermayeye satılması halinde, ister istemez sektördeki ağırlık yabancı sermayenin eline geçer. Bankalar Birliği'nde de söz hakkı yabancı bankaların olur.
Global dünyaya açık tüm ülkeler yabancı sermaye çekmek ister . Bizim ülkemiz gibi, gelişmekte olan ülkeler de yabancı sermaye çekmeyi ister. Kişisel olarak ta yabancı sermayenin yanındayım. Ancak, bankacılık sektörü, ülkenin birikimlerini ellerinde bulundurdukları için önem arz ediyor. Bankacılık sektörü başka sektöre benzemez. Herhangi bir ekonomik kriz esnasında yerli sanayici ve tüccara sırtını dönüp, birikimlerimizi yurt dışında değerlendirebilirler. Onun için bankacılık sektöründeki yabancı oranının belli bir sınırı aşmaması lazımdır.
Üç gün önce MNG Bank'ın da Lübnan uyruklu Hariri ailesine satıldığına tanık olduk. Bankalarımızın yabancılara satışı devam edecek gibi görünüyor.
Peki banka sahipleri neden bankalarını satıyor? Asıl sorgulanması gereken konu bu olsa gerek. Hiçbir banka sahibi bankasını arzusu doğrultusunda satmıyor. Çıkarılan tepki yasaları ile 'hortumcu' damgası yememek için bankalar yabancılara satılıyor. Birde siyasi otoriteye bağımlı kalmamak için. Hiçbir ülkede bankacılık yasası, tepkiler üzerine hazırlanmamıştır . Ama bizde yaşanan kötü bir olay üzerine yasalar monte ediliyor.
BDDK'nın görevi, sadece denetim değil, aynı zamanda sektör ile ilgili düzenleme yapmaktır. Peki BDDK bu düzenlemeleri yeterince yapıyor mu? yoksa 'hırsızı yakaladım' zihniyeti ile yola çıkarak murakıp raporu mu hazırlıyor? Basına yansıyan birçok murakıp raporlarına tanık olduk. Benzer olaylarda farklı murakıp raporları ile birçok bankacı suçsuz olarak hapislerde sürünmedi mi? Yine bazı hortumcu bankalara çok iyidir raporu düzenleyip, sonra da bu bankaların üst yönetimlerinde görev üstlenmediler mi? Bence üzerinde durulması gereken konu bu olmalıdır.
Sektörde yabancı payı düşük iken, bankalarla iş yapan işadamlarımızın faiz, komisyon ve hizmet faturaları daha düşüktü. Şimdi ise 100 YTL havale gönderen bir vatandaştan bankaların aldıkları masraf neredeyse havale miktarı kadardır. Bu nereye kadar devam edecek? Bu gidişle birkaç yıl sonra bankaların karları, tahsil ettikleri masraflarla 10'a katlanacaktır.


301. madde kaldırılmamalı.... Asker hangi konuda, nerede fikir beyan etmeli?
Emin Şirin Yazıyor... eminsirin@haberx.com

Bugün size beraber düşünmemiz için iki konuyu soru halinde dikkatinize getirmek istiyorum.

Bunlardan birincisi meşhur TCK’nın 301. maddesi ile ilgili.

Biliyorsunuz bu madde içeride ve dışarıda da çok tenkit ediliyor. Evvela maddeyi okuyalım:

“Madde 301 - (1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini, Devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi hâlinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır.

(4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.”

Şimdi bu maddeye bakarak Başbakanımızın Türklüğü alt kimlik olarak gördüğü bir cümleyi alalım.

“Etnik unsurlar vardır. Kürt’ü vardır, Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’sü, Arnavut’u, Boşnak’ı, Türk’ü vardır. Bunlar ülkemizde bir alt kimliktir. Bunun bir tek üst kimliği vardır; o da Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığıdır.”

“Türk Türküm, Kürt Kürdüm, Laz Lazım, Çerkez Çerkezim diyebilecek. Hepimizin üst kimliği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır. Türk, Kürt, Çerkez, Laz aklınıza ne gelirse hepsi Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı üst kimliği altında bir ve beraber olacağız. Alt kimliklere saygı duyacağız. Ancak hepimizin bir üst kimliği var. Nedir o? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır”

Gördüğünüz gibi açıkça Türklük burada alt kimlik olarak değerlendiriliyor. Şimdi düşünelim, bu makul bir eleştiri midir? Yoksa Türkiyelilik kavramını savunan, Türklüğü aşağılayan 301 kapsamında bir suç mudur?

Bu konudaki iniş çıkışları her zaman devam eden Tayyip Erdoğan’ın CNNTürk’teki açıklamalarına gelelim; Muhtemelen benim de Tayyip Erdoğan’ın Anayasa’yı kesin ihlal manasına gelen ve partisinin kapatılmasına sebep olacak bu söylemlerini Yargıtay Başsavcılığına intikal ettirmemden sonra Tayyip Erdoğan söylemini değiştirdi. Şimdi, geçen gün CNNTürk’te “Vatandaşlık bağı ile TC’nin her bir bireyi Türk’tür. Bu anayasal tanımdır. Dışarıdayken Türkiyeliyim demek bir şey kaybettirmez. Zenci, Kızıldereli Amerikalıyım diyor” demiş.

Şimdi tekrar düşünelim; Tayyip Erdoğan bu sözleri yurtdışındayken etseydi; 301. maddenin 3. paragrafına göre suç işliyor muydu, işlemiyor muydu?

Ben size kendi fikrimi de söyleyeyim:

301. madde kesinlikle kalkmamalı ve kalmalı. Ancak yine mutlaka aşağılamanın, hakaretin, eleştirinin karşılıklı sınırları mahkemelerin içtihatlarına bırakılmadan, kanunla çizilmeli ve tarif edilmeli.

****

İkinci sorum da, “Askerin yetkileri nerede başlar, nerede biter, asker siyasete karışır mı, karışmaz mı, asker hangi konuda fikir beyan etmeli, hangi konuda susmalı? Konuşacaksa hangi platformlarda konuşmalı?”

Bu soruyu sormamın sebebi Genelkurmay Başkanı Sayın Orgeneral Büyükanıt’ın NATO’nun Taliban’a karşı ek kuvvet talebi olduğu söylentileri ile ilgili olarak “TSK’nın terörle mücadele amacıyla tek bir askeri bile asla Afganistan’a gidemez” şeklinde bugün gazetelere yansıyan beyanatı.

Yurtdışına NATO’nun bir talebi çerçevesinde asker yollanıp yollanmayacağına kim karar verir? Hükümetin talebi ile (pek tabii hükümetin TSK ile istişare etmesi kaydıyla) TBMM mi, askerin kendisi mi? Askerin bu konuda alenen konuşması makul mudur?

TBMM ve Hükümet bu konuyu değerlendirmeden askerin bir beyanat vermesi, demokratik bir ülkede makul bir uygulama mıdır?

Geçen gün Tayyip Erdoğan, Balıkesir’deki konuşmasında kendisine “Artık şehit cenazesi istemiyoruz” diyen bir vatandaşa, “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” şeklinde bir çıkış yaparak şehitlere karşı çok büyük bir saygısızlıkta bulundu. Ben de doğrusu şehitlerin manevi hatıralarını zedeleyen bu tavra karşı, Genelkurmay Başkanının “şehitlerimiz için siyaset dünyasından da gerekli saygıyı bekliyoruz” şeklinde bir açıklama yaparak TSK’nın morali ve şehitlerimizin manevi hatırasına sahip çıkmasını bekledim. Ben duymadım ama Sayın Büyükanıt, bu konuda halkımızı da rahatlatan bir açıklamada bulunmuş. ; yapmadı. Yaptıysa da ben duymadım. Bu konuda TSK’nın başında bulunan kişinin susması doğru değildi; zaten sessiz kalmamış.

Keza bugün Milliyet Gazetesinde Hava Kuvvetleri Komutanı’nın beyanatları var.

Okuyalım:

“Güneydoğu’da ırka dayalı milliyetçilik istismarı var. O yüzden yarayı kaşımak değil, tedavi etmek lazım. Bu yalnız askeri tedbirle olmaz. Dış politika ciddi iştir. 1 Mart tezkeresini keşke kabul etseydik deniliyor; ancak iş işten geçti” vb, vb.

Bir orgeneralimizin bu şekilde gazete manşetleriyle Hükümeti de tenkit eder mahiyette beyanatlar vermesi makul müdür? Yoksa, fevkalade haklı olan bu görüşlerini meşru platformlarda, yani MGK’da ve/veya bilgi vermek üzere geldikleri TBMM’nin komisyonlarında belirtmeleri gerekmez mi?

****

“Çare nedir?” diye soracaksınız. Çare, Anayasal Türklüğün delinmediği, tapusu sağlam bir vatanda, hukukun ve demokrasinin üstünlüğünü temin etmektir.


Güneydoğu'nun para kadar imaja da ihtiyacı var

Remzi Kaymak / Ortadoğu Sanayici ve Genç İşadamları Derneği (OSGİAD) Genel Başkan Yardımcısı

Günümüze kadar çıkan teşvik yasaları Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde ne yazık ki olumsuz etkiler yarattı. Şu an yürürlükte olan 5084 ve 5350 sayılı yasalar da bölge halkı için anlamını yitirdi. Teşvik dengesizlikler yaratarak haksız rekabete yol açtı. Beklentilerimizden uzak sonuçlar doğuran teşvik yasalarının çıkmasını beklemektense, artık kendimiz bir şeyler üretme yollarını aramalıyız. İşe ilk önce imaj ile başlayabiliriz. İmajın günümüzde toplumlar, kurumlar, işletmeler ve fertler üzerinde oldukça önemli etkisi olduğu bir gerçektir. Bu anlamda imajımızı düzelterek, bunu profesyonel tekniklerle pazarlamaya başlayabiliriz.

İşadamları doğuya yatırım yapsın gibi ifadeleri bir propaganda sözü olarak söylüyorsak boşuna nefesimizi tüketmeyelim. Siz Aydınlı veya Sinoplu olsaydınız gelip buralara yatırım yapar mıydınız? Bunu kendimize sorup cevabını bulduktan sonra bu tür çağrılar yapmak gerekmez mi? Biz cevap veremiyorsak bu soru karanlığa kurşun sıkmak olur. Yatırımcıya bir neden yaratmalıyız. Yaratamazsak olumsuz cevaplarla sürekli karşılaşırız.

Oturduğumuz yerden kimse gelip kucağımıza bir şeyler bırakmaz, bırakmasını da beklememeliyiz. Yıllarca yaptığımız gibi kendimizi kandırmaktan vazgeçelim, başarısız olmuş politikaların peşini bırakalım. İlk önce bölgenin imajını düzeltmek adına tanıtımlara başlayabiliriz, Diyarbakır, Mardin ve Batman başta olmak üzere bölge kentlerinin Türkiye'nin en güvenilir yerleri olduğunu, iş gücünün fazla olduğunu, yeraltı, yerüstü kaynakları, bölgesel kolaylıklar olduğunu, bölgenin Ortadoğu'ya açılan pencerenin kanatları durumunda olduğunu bir pazarlama taktiğiyle anlatmaya çalışalım. Güncel ve devamlılık sağlayacak teşvik kanunlarının çıkarılması için, bölge milletvekilleri, sivil toplum örgütleri, yerel yönetimler ve basınımız bazı çağrılar yapıyor ama sektör oluşturma adına hiçbir kımıldama hissedilmiyor. Bu da çağrının samimi olmadığını göstermiyor mu?

Bölgenin güvenilir olduğunu vurgulayarak, bedava arsa, vergi, harç, sigorta primi indirimi, ucuz enerji gibi cazip paketler oluşturmak için düğmeye basmamızın zamanı gelmedi mi? Bu zamanı bir daha yakalama şansımız olmayabilir. Güneydoğu gelişmek adına en iyi zamanını yaşıyor. Kısa bir süre sonra bölge büyük bir turizm patlaması ile karşı karşıya kalabilir. Bu konuda, istatistiki veriler var. Buna karşılık ne devlet, ne de özel sektör hiçbir girişime başlamış değil. Sürekli turizmin başka sektörleri de bölgeye çekeceğini bilmek o kadar zor almasa gerek. Bölgede iyileştirmeyi sağlarsak, bölgenin tüm yatırımcılarını bir araya getirip yatırım yapmalarına ön ayak olursak, sadece geriye davet etmek kalır. Bölgede küçük esnafı tekelleşmeden korumak, ortak yatırım yapmalarını sağlamak için bir araya getirmeliyiz. Bölgemiz her geçen gün üretmeyen, sürekli tüketen bir konuma girdi. Birçok kurum ve kuruluşun bölgesel merkezi durumunda bulunan Diyarbakır'da, şubelerin bile kapatılmaya başlanması kentin bu yarışta oldukça gayretsiz olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak; iyi şeylerin elde edilebilmesi için eğitime, eğitim için de gayrete ihtiyaç vardır. Bu gayret bölge insanında fazlasıyla var.

Bu anlamda başkalarından yatırım beklemek propaganda lafından başka bir şey değildir. Güneydoğu'nun kalkınmasını istiyorsak bizler geç kalmış değiliz. Bölgemizin tanıtımını iyi yaptıktan sonra birikimlerimizi bir araya getirerek, profesyonel anlamda birleşebilir ve bu birleşim ile harikalar, hatta mucizeler yaratabiliriz. Dünyada bunun birçok örnekleri vardır. Hemen şimdi en yakın komşuya teklif götürerek başlamanın tam zamanı.

Geçmişimize olan borcumuzu, iyi bir gelecek bırakarak ödeyebiliriz.


Hurda motorlu taşıtlara şartlı vergi affı

BİZE GÖRE / Veysi Seviğ

"Bazı kamu alacaklarının tahsil ve terkinine ilişkin" 5535 sayılı yasanın 4'üncü maddesi uyarınca "ilgili trafik sicilinde adlarına kayıt ve tescilli bulunan motorlu kara taşıtlarını" 31.12.2006 tarihine kadar ilgili yönetmelik hükümlerine göre kayıt ve tescilinin silinmesi ve hurdaya çıkarılması suretiyle il özel idarelerine bedelsiz olarak teslim eden gerçek ve tüzel kişilerden "08.07.2006 tarih itibariyle yük ve yolcu taşımacılığı dışında bilanço esasına göre defter tutmayı gerektiren başkaca ticari ve mesleki faaliyeti nedeniyle mükellefiyeti bulunmayanların, hurdaya çıkarılan taşıta ilişkin olarak tahakkuk etmiş ve ödenmemiş olan motorlu taşıtlar vergisi ile bu vergiye ilişkin gecikme zammı, gecikme faizi ve vergi cezaları terkin edilecektir. Bu bağlamda yasal düzenleme gereği il özel idarelerinin, bu kapsamda teslim aldıkları hurda taşıtların satışından elde ettikleri kazançları ile bu faaliyetlerle ilgili olarak yapılan işlemler ve düzenlenen kağıtlar her türlü vergi, resim ve harçtan müstesna tutulmuştur.

Motorlu kara taşıtlarını noter satış senedi ile iktisap edip ilgili trafik tescil kuruluşundan adlarına kayıt ve tescil ettirmemiş olan ve 08.07.2006 tarihi itibariyle yük ve yolcu taşımacılığı dışında bilanço esasına göre defter tutmayı gerektiren başkaca ticari ve mesleki faaliyetten dolayı mükellefiyeti bulunmayan gerçek ve tüzel kişiler, 08.07.2006 tarihinden itibaren 31.12.2006 tarihine kadar kayıt ve tescil işlemlerini tamamlayarak konuya ilişkin diğer koşulları da yerine getirmeleri halinde bu olanaktan yararlanabileceklerdir.

Söz konusu yasal düzenlemeden otomobil, kaptı kaçtı, arazi taşıtları ve benzerleri ile motosikletler, minibüs, panelvan, motorlu karavan, otobüs ve benzerleri ile kamyonet, kamyon, çekici ve benzeri taşıtlar yararlandırılmış bulunmaktadır.

Buna göre;

. İlgili trafik sicilinde adlarına Motorlu Taşıtlar Vergisi Yasası'nın 5'inci maddesinin (I) sayılı tarifesinde yer alan; otomobil, kaptı kaçtı, arazi taşıtları ve benzeri taşıtlar ile motosikletler, aynı yasanın 6'ncı maddesinin (II) sayılı tarifesinde yer alan; minibüs, panelvan, motorlu karavan, otobüs ve benzerleri ile kamyonet, kamyon, çekici ve benzeri taşıt kayıt ve tescili bulunan ve 08.07.2006 tarihi itibariyle yük ve yolcu taşımacılığı dışında bilanço esasına göre defter tutmayı gerektiren başkaca ticari veya mesleki faaliyetten dolayı mükellefiyeti bulunmayan,

. Yukarıda sayılmak suretiyle belirtilmiş bulunan motorlu kara taşıtlarını 08.07.2006 tarihinden önce noter satış senedi ile iktisap eden ancak, ilgili trafik tescil kuruluşlarında adlarına kayıt ve tescil ettirilmemiş olan mükelleflerden, 08.07.2006 tarihinden 31.12.2006 tarihine kadar, adlarına kayıt ve tescil ettiren, yine 08.07.2006 tarihi itibariyle yük ve yolcu taşımacılığı dışında bilanço esasına göre defter tutmayı gerektiren başkaca ticari veya mesleki faaliyetten dolayı mükellefiyeti bulunmayan gerçek ve tüzel kişilerin bağışıklıktan, yararlandırılması mümkündür.

Bu konuda gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olanların 08.07.2006 tarihinden 31.12.2006 tarihine kadar örneği 27 seri numaralı motorlu taşıtlar genel tebliği ekinde bulunan bir dilekçe ile gelir veya kurumlar vergisi yönünden bağlı oldukları vergi dairelerine başvurarak, 08.07.2006 tarihi itibariyle yük ve yolcu taşımacılığı, faaliyeti dışında bilanço esasına göre defter tutmayı gerektiren başkaca bir ticari veya mesleki faaliyetten dolayı mükellef olmadıklarına dair yazı almaları gerekmektedir.

Yapılacak bu başvuru üzerine hurdaya çıkarma işlemlerine tabi tutulacak taşıtların ilgili trafik sicilindeki kayıtları üzerinden varsa Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Yasa hükümlerine göre tatbik edilmiş bulunan "hacizler" kaldırılacaktır. Ancak buna karşılık, bu taşıtlar üzerinde üçüncü şahıslar tarafından konulmuş olan mülkiyeti muhafaza, rehin veya haciz gibi motorlu kara taşıtının il özel idaresine devrine engel teşkil edecek şerhlerin bulunması durumunda, bu şerhler kaldırılmadıkça, mükellefler bu düzenlemeden yararlandırılmıyacaktır. Bu nedenle başvuru sahiplerinin, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Yasa'ya göre tatbik edilmiş olan hacizler dışında, üçüncü şahıslar tarafından konulmuş bulunan mülkiyeti muhafaza, rehin veya haciz ve benzeri şerhlerin bulunmadığına dair trafik tescil kuruluşundan belge almaları gerekmektedir. Bu belgenin herhangi bir tescil kuruluşundan alınması mümkündür.

Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Yasa uyarınca haciz koyma işlemleri belediyeler, il özel idareleri, gümrük idaresi ve Sosyal Sigortalar Kurumu ve benzeri kuruluşlar tarafından gerçekleştirildiğinden, söz konusu tahsil dairelerince devir konusu taşıtlara konulmuş bulunulan hacizler de kaldırılacak ve durum ilgili kuruma ayrıca bildirilecektir.


Cezalandırın bu canileri!

Ruhat Mengi (08.09.2006) - VATAN

Meryem S. 24 yaşında... Patronunun tecavüzüne ilk uğradığında 14 yaşındaymış, henüz çocuk sayılır.

Tecavüz, hem de ellerini kelepçeleyip kırbaçlayarak, tırnaklarını söküp vücudunda sigara söndürerek... En adi hakaretlerle aşağılayarak. Bar, pavyon patronlarının karşısında konsomatris rolü oynamaya zorlayarak... Saçlarından tutup duvara savurduğu için diplerinin acısına dayanamadığı saçlarını kısa kesmelerini cani patronunun çocuklarından istemiş zavallı kız, düşünün.

Üç aydır hastanede hâlâ yüzündeki morluklar, vücudundaki sigara yanığı izleri geçmemiş.

Ve cani patron çıkmış bir de “Kendisi dövmemi istedi. Erkeklerle bakışıyordu” diye yığınla yalan sıralıyor.

İşte adaleti tam olarak yerine getirmez, suçluları, ruh hastalarını cesaretlendirirseniz olacağı budur.

Beni mahkemeye veren kanun yapıcılar gibi “Çocuk tecavüzlerinde de çocuğun rızası var mı araştırılsın” derseniz olacağı budur.

Erkekler karılarını, sevgililerini veya göz koyduğu genç kızları en hunhar şekilde öldürüyor. Cinayetin, vahşetin arkası kesilmiyor.

19 yaşındaki gencecik, pırıl pırıl kız öğrenciyi üniversitede öldüren katil “akli dengesi bozuk” raporuyla kurtulmuş. Ve işe bakın ki üç yıl tedaviyle turp gibi olmuş.

Vay gidene... Şimdi yeni genç kızların peşine düşer, öldürür, dengesi bozuk raporu alır ve sonra yine iyileşir.

Ne güzel bir çark, ne adil bir adalet değil mi?

Bu canilere en ağır cezaların verildiğini, bir daha topluma karışmalarına da izin verilmeyeceğini duymak istiyoruz artık.

Duymak istiyoruz sayın hakimler; anladınız mı?

*****

Ermeni olayında “beklenen”!
Avrupa Birliği’nin, Türkiye’nin “Ermeni soykırımını kabullenmesi” şartını da ileri sürmesini ben yıllardır beklemekteydim ve söylemekteydim, nihayet oldu.

Gerçi kendi içinden de itiraz sesleri yükseldi ve “Türkiye bunu asla kabul etmez” dendi ama bugünden sonra bir ileri bir geri adımlarla sık sık önümüze çıkaracaklardır.

İngiliz Parlamentosu’ndan görüştüğüm isimlerin “Ermeniler hep burada, her gün konuşuyor, anlatıyorlar. Sizden kimseyi görmüyoruz” dediklerini yazalı, “Dışişleri nerede?” diye soralı kaç yıl oldu?

‘Bu konuda yazılmış belgeleri, tehcir rakamlarını da içeren detaylı kitapları AB ve ABD’li parlamenterlere gönderin, Ermeniler yıllardır her şekilde faaliyet içinde, onlara olayları tek yönlü olarak anlattılar, etkilediler, siz de hiç değilse bu kadarını yapın’ diye tekrarlayıp durduk, hiç kimse kılını kıpırdatmadı.

Kitapları Aysel Ekşi ve bazı gönüllüler, STK’lar kendi imkânlarıyla gönderdi. Kâmuran Gürün’ün “Ermeni Dosyası” kitabının İngilizcesinin kopya baskısını ben kendim yaptırıp gönderdim.

Şimdi bizim büyük devlet büyükleri çıkıp “Bu kararı kabul etmeyiz” diyorlar.

“Biraz geç kalmadınız mı” diyorum ben de!

*****

Perşembenin gelişi...
Ne güzel atasözlerimiz var. Her olaya cuk diye oturan bir tane bulmuş bizden öncekiler...

Hani bunca yıl sonra arasan daha uygununu bulamazsın.

Ne demişler meselâ, “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.”

Dün VATAN’ın ilk sayfasında çıkan, İstanbul’un göbeğindeki; kadınları karaçarşaflı, erkekleri cübbeli, sarıklı, “Karımın çıplak adam görmesini istemem, onun için televizyon izlemiyoruz” diyen vatandaşların yaşadığı Fatih-Çarşamba fotoğraflarını görünce hemen bu sözü hatırladım.

Bu fotoğrafın yanına toplumu çağdaş değerlerden koparıp geriye çekmeye çalışan çabaları, uluslararası kuruluşların yaptığı araştırma raporlarındaki “AB’ye sempati azalırken İran’a artıyor” sonuçlarını da getirin. (Yüzde 34’ten yüzde 43’e çıkmış.)

Perşembenin gelişi “Çarşamba”dan nasıl belli anlarsınız.

Vereceğiniz her yanlış karar bu gelişi hızlandıracak, onu da unutmayın!

*****

43 yıl!
Sevgili okurlarım, dün Atatürk’le ilgili yazımda ufak bir hesap hatası yapmışım; okurken farkına vardım. Rapor 1933’te yazılmış, 30 yıl “gizlilik kaydı” nedeniyle açıklanmamış. Yani 1963 yılından bu yana tam 43 yıldır (ben 33 yıl yazmışım) ABD Dışişleri Bakanlığı’nda duruyor.

Ve ne tesadüf ki ancak bugün birinin dikkatini çekiyor.

Her neyse, hatadan dolayı özür dilerim.


Yargı ve ezberi!
Hasan CEMAL - Milliyet


Adli yıl açılış töreni... Bu yıl da farklı olmadı. Görüntüler yine aynıydı. Yargıtay Başkanı, devlet büyükleri, hukukçular uzun uzun konuştular.
Ama ne söylediler?..
Değişen bir şey yoktu.
Daha çok klişelerin ağır bastığı konuşmalar yapıldı. Herkes kendi ezberini tekrarladı.
O kadar!
Sorunun özü sorgulanmadı.
Ya da derine inilmedi.
Tüm konuşmalarda kimsenin itiraz edemeyeceği bazı genel doğrular yer aldı.
Demokrasi ve hukuk devleti, laiklik, irtica ve bölücülük gibi konularda haklı eleştiri ve kaygılar belirtildi.
Bu arada, her adli yıl açılış töreninde olduğu gibi, yargıç ve mahkeme sayısındaki azlıktan, yargı çalışanlarının geçim sıkıntısından, mahkeme binalarının yetersizliğinden yakınıldı.
Haklıydı bu şikâyetler de.
Yine her zaman olduğu gibi yargıç güvencesiyle bağımsızlığı açısından bazı temenniler dile getirildi.
İyi güzel!
Ama demin de altını çizdiğim gibi sorunun özüne damardan girilmedi. Bu konuda ezberler bozulmadı. Birtakım klişelerle durum gene idare edildi.
Oysa yargının ezberleri var, bozulması gereken. Köklü bir zihniyet değişimine ihtiyacı var, Türkiye'de yargının.
Ülkemizde yargı hâlâ bireyi değil devleti korumanın peşinde.
Referansı hâlâ devlet.
Ne yazık ki birey değil.
Yargıda sorunun özü budur.
Yargı, demokratik hukuk devletinin gerçekten işlediği, devletin hukukla barışık olduğu ülkelerde devleti değil, devlete karşı bireyi korumakla yükümlüdür. Devletten çok bireyi güçlendirmeyi öne alır.
Bizde ise tam tersi...
Bu zaaf bir türlü aşılamıyor.
Ayrıca, Avrupa hukuku alanında Türkiye gereğini bir türlü tam olarak yerine getiremiyor. Birtakım yasalarda değişiklik yapılıyor yapılmasına.
Ama yetersiz.
Daha yaşamsal sorun, hiç kuşkusuz, zihniyet değişimi alanında yatıyor. Bu açıdan değişime karşı direnç var çünkü.
Yargının içinde değişime ayak uyduranlar elbette yok değil. Ama bir de inatla ayak sürüyenler dikkati çekiyor.
Onun için de uygulamada birçok çarpıcı çelişki suyun yüzüne vuruyor, tüm demokrasi ve hukuk ayıplarıyla...
Avrupa Birliği yolunda yürüyen bir Türkiye'de, Avrupa hukukuna uyum konusunda yargının yapması gerekenler var.
Bunun için bazı klişelerden kurtulması lazım.
Ezberlerini bozması şart.
Yargının kendini çok ciddi bir özeleştiri süzgecinden geçirmesi gerekiyor.
Demokratik hukuk devletine vuran kara gölgeler bir an önce silinmeden bu ülkede adaleti çağdaş kılmak olanaksız.
Adli yıl açılış törenleriyle aynı gün Uluslararası Af Örgütü, Türkiye'de yargıyı sorgulayan bir raporu dünya kamuoyuna açıkladı.
Yargının çok ağır işlediğini, birçok bakımdan adil olmadığını belirten raporla ilgili olarak şöyle bir noktaya işaret edildi:
"Türk hükümetinin işkenceyi yok etme sözü var. Oysa, bu tür yöntemlerle sağlanan kanıtlar, bazı Ağır Ceza Mahkemelerince kabul edilmeye devam ediliyor ve yargıçlar bu kanıtları reddetmeye yanaşmıyorlar."
Evet, ağır bir eleştiri...
Ne yapmalı?
Çare, 'yargı çıtası'nın bu ülkede bir an önce ciddi biçimde yükseltilmesinden geçiyor.
Son söz:
Yargı ve eğitim çıtaları çağdaş düzeye çıkamayan bir ülkenin adam olması mümkün değil.

h.cemal@milliyet.com.tr

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com

0 Comments:

Post a Comment

<< Home